Linear (doğrusal) bir biçimde, okuyucuya her satırı dikte edilen ve belirlenmiş bir sonuca ulaşmaya çalışan eserlerden ziyade, günümüz kurgusu artık doğruların çeşitliliğini kabul etmiş durumda. Sinema, tiyatro ya da edebiyat, yüzlerce kez izlediğimiz hikâyeleri farklı açılardan yeniden anlatıyor ve yaradılış amellerini tekrar tekrar tamamlamayı başarıyor: düşündürmek, hissettirmek ve tatmin etmek. Kolektif bir anlayıştan çok, okurun benliğini doğrudan sorgulayan eserler, okuyucuların çeşitliliğini benimseyerek anlatılarını buna göre şekillendirir. Kurgunun, anlatı sanatının ve gerçekliğin arasındaki bu ilişkinin incelendiği edebî kuram ise üstkurmaca (metafiction) anlatılardır.
Kurgunun suniliğine, eserinin içinde yarattığı yapay karakterlerle atıf yapan yazar, okuyucuya sürekli okuduğu satırların kurgu olduğunu hatırlatır. Eğer okur farkında olan ve detaylara dikkat eden bir okursa, yazarın bu süreçte yanı başında oturduğunu her zaman hisseder. Böylece kurgunun gerçekliği ile okurun içinde bulunduğu gerçeklik çarpışır. Edebiyatın toplumları, normları ve bireysel algımızı şekillendirme kabiliyeti, kurgusal gerçekliklerin bizden tamamen ayrı olmadığını; yalnızca bir adım atarak ulaşabileceğimiz alternatif dünyalar olduğunu gösterir.
Üstkurmaca kuramıyla yazılan eserler, okurlarından her zaman daha fazla şey talep eder. Okurun yaşadığı dünyanın dokusu bu anlatılar tarafından örülür; kendi hayatlarında edebiyatın izini her yerde görmeye başlarlar. Klasik romanlarda beklenenden farklı olarak, üstkurmacalar derin okumalar ve araştırmalar gerektirir. Belirli işaretlerin izini sürmeden eserin yapısını bütünüyle kavramak mümkün değildir. Bu izleri takip etmenin tek yolu, derin bir okuma ve bilinçli bir dikkatle mümkündür.
Üstkurmaca üzerine uzun uzun tartışılabilir; ancak kuramın ustalarından birini incelemek ve anlamaya çalışmak çok daha öğretici olur.
İtalyan yazar Italo Calvino, pek çok eserinde dördüncü duvarı yıkıp okuyucunun yanına oturmuş, anlatı üzerine sayısız deney yapmış bir ustadır. Calvino’nun her eseri ayrı bir önem taşır; ancak bu yazıda yalnızca Görünmez Kentler’e odaklanacağız.
Calvino, kendi ifadesiyle, gezilerinde, seyahatlerinde veya ilham anlarında gördüğü imgeleri dosyalara ayırır: lokasyonlar için bir dosya, karakterler için bir dosya, objeler için bir dosya… Yazmaya başlamadan önce bu dosyalardan figürler çıkarır ve kendi dokunuşunu ekler. Birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan kişileri aynı hikâyenin merkezine yerleştirebilir veya birbirinden çok uzak iki şehri komşu kılabilir.
Görünmez Kentler’de ise hayatına giren ya da uzaktan tanıdığı her kadını bir kent biçiminde tasvir eder. Bu kadınlar, yoğun metaforların arasında birer bulmaca gibi sunulur. Burada en önemli husus, her okurun bu kentleri kendi ampirik tecrübelerine —yani kişisel deneyim ve gözlemlerine— göre çözümlemesi ve hayatındaki figürlerle bağdaştırmasıdır. Okur kendine şu soruyu sormalıdır: Calvino’nun hayatına girmiş bu kadını onun gözünden anlamaya çalışıp dönemin İtalyan kültürünü, sosyetesini ve kadın rollerini mi benimsemeli, yoksa yazarın yanına oturup yönlendirdiği şekilde bu bulmacaları mı çözmeli?
Bu kentler kimi zaman karmaşık labirentler gibi çizilir, kimi zamansa gökyüzünde süzülen ütopik şehirler hâline gelir. Okuyucu, Calvino’nun bu süreçte hafifçe böbürlendiğini hisseder; her kentin yaşantısını ve kişiliğini anlamaya çalışmak yazarı tatmin eder. Görünmez Kentler, her okurun kendi zihinsel süzgecinde yoğurduğu sayısız kenti ortaya koyar; asla mutlak bir doğruya işaret etmez.
Belki de Venedik’i kaybetmekten, konuşarak onu bir çırpıda kaybetmekten korkuyorum. Kim bilir, başka kentlerden konuşurken azar azar onu kaybettim bile.
— Görünmez Kentler, s.13

