Deadbeat turnesinin Porto’da başlayan Avrupa ayağını 13 Mayıs’ta Dublin 3Arena’da tamamlayan Tame Impala, Kevin Parker’ın 2025 tarihli beşinci albümü Deadbeat etrafında kurduğu yeni dönemi kıta ölçeğinde sahneye taşıdı. Porto’da başlayan, Madrid, Barselona, Lyon, Torino, Bologna, Zürih, Münih, Prag, Berlin, Paris, Amsterdam, Anvers, Londra, Manchester, Birmingham ve Glasgow gibi duraklardan geçerek Dublin’de sonlanan bu rota, Tame Impala’nın yalnızca yeni albümünü tanıttığı bir turne değil; Parker’ın son on beş yılda kurduğu ses evrenini bugünün arena teknolojisi, kulüp kültürü ve kolektif hafıza üzerinden yeniden düzenlediği geniş ölçekli bir sahne anlatısıydı.
Tame Impala bugün artık yalnızca modern psikedelik rock’ın en görünür temsilcilerinden biri değil. Kevin Parker’ın Perth ve Fremantle çevresinden dünyaya yayılan projesi, Innerspeaker ve Lonerism ile gitar bulanıklığı, ev kayıtları ve içe dönük psikedelik evrenler kurdu; Currents ile disco, synth-pop ve elektronik prodüksiyonla popüler müzik alanını genişletti; The Slow Rush ile zaman, döngü ve gecikmiş hesaplaşma fikrini merkezine aldı. Deadbeat ise bu çizgide başka bir kapı açıyor: Parker, psikedeliyi artık yalnızca efektli gitarların ve flu vokallerin içinde değil, rave kültürünün tekrarlarında, dans müziğinin bedensel hafızasında ve kulüp mekânının karanlık enerjisinde yeniden düşünüyor.
Deadbeat albümü, 17 Ekim 2025’te Columbia Records etiketiyle yayımlandı. Albümün duyuru metinlerinde çalışma, Parker’ın bugüne kadarki en doğrudan ve akılda kalıcı şarkı yazımını taşıyan “club-psych explorations” koleksiyonu olarak tanımlandı; aynı metinlerde albümün Batı Avustralya rave sahnesinden ve “bush doof” kültüründen beslendiği vurgulandı. Bu ifade, turnenin sahne dilini anlamak için de belirleyici: Deadbeat yalnızca bir albüm adı değil, Tame Impala’nın psikedelik mirasını dans müziğiyle yeniden temas ettirdiği bir düşünme biçimi.
Psikedelik hafızanın kulüp ölçeğine taşınması
Tame Impala’nın konserlerinde ışık ve sahne tasarımı uzun zamandır müziğin ayrılmaz bir parçası. Bu nedenle Deadbeat turnesini “yeni bir sahne dili” olarak tanımlamak eksik kalabilir; çünkü Parker’ın canlı performanslarında lazerler, projeksiyonlar, renk geçişleri ve sesle senkronize görsel atmosferler yıllardır önemli bir yer tutuyor. Ancak bu turnede farklı olan şey, bu görsel hafızanın kulüp estetiğiyle daha yoğun ve daha bedensel bir düzleme taşınması. Işık artık yalnızca psikedelik bir perde değil; ritmi görünür kılan, şarkının iç yapısını sahne mimarisine çeviren bir araç hâline geliyor.
Bu dönüşüm, özellikle eski ve yeni şarkıların aynı akış içinde birbirine bağlanmasında hissediliyor. Apocalypse Dreams, Elephant, Feels Like We Only Go Backwards, Let It Happen ve The Less I Know the Better gibi parçalar bir kuşağın kişisel dinleme hafızasında çoktan yer etmiş durumda. Bunlar yalnızca alternatif müzik tarihinin popüler durakları değil; kulaklıkta, gece yürüyüşlerinde, gençlik odalarında, yalnız kalınan saatlerde büyüyen şarkılar. Deadbeat turnesi bu hafızayı nostaljik bir vitrine yerleştirmiyor; aksine onu kulüp ritmi, arena ölçeği ve yüksek yoğunluklu ışık rejisi içinde yeniden dolaşıma sokuyor.
Bu nedenle turnenin en güçlü tarafı, Parker’ın geçmişi kapatmadan ilerlemesi. Lonerism döneminin içe dönük psikedelisi, Currents’ın kırılma anları ve Deadbeat’in dans odaklı enerjisi aynı sahne üzerinde birbirine karışıyor. Konserin etkisi de tam burada oluşuyor: Tame Impala, kendi katalogunu kronolojik bir başarı hikâyesi gibi değil, hâlâ hareket eden ve şekil değiştiren bir ses organizması gibi ele alıyor.

Apocalypse Dreams: açılışta kurulan eşik
Turnenin birçok durağında olduğu gibi İsviçre’de izlediğimiz konserde de açılış Apocalypse Dreams ile geldi. Bu tercih, Deadbeat döneminin dans ve kulüp merkezli yönelimine rağmen Parker’ın erken dönem psikedelik hafızasını hâlâ sahnenin başlangıç kapısı olarak kullandığını gösteriyor. Lonerism’den gelen bu parça, Tame Impala’nın katalogunda kendi içinde iki ayrı evreye bölünen, ilk bölümündeki piyano merkezli ısrarı ikinci yarıda daha geniş, daha flu ve daha patlayıcı bir atmosfere taşıyan özel bir yapı barındırıyor.
Şarkının ikinci yarısına girildiğinde lazerlerin devreye girmesi, konserin ana estetik cümlesini kuruyor. Bu an, “ışık gösterisi” gibi basit bir ifadeyle geçiştirilemeyecek kadar belirleyici: şarkı genişlerken mekân da genişliyor, ses yükselirken salonun tavanı ikinci bir yüzeye dönüşüyor. Mavi ve mor ışık çizgileri, parçanın içindeki çözülmeyi görünür hâle getiriyor. Bir başka deyişle, Apocalypse Dreams yalnızca çalınmıyor; sahne tarafından yeniden çiziliyor.
Bu açılış, Tame Impala’nın bugün neden hâlâ türler arasında sabitlenemeyen bir proje olduğunu da hatırlatıyor. Parker’ın müziği çoğu zaman içe dönük bir fikirle başlıyor, fakat sahnede kolektif ve bedensel bir deneyime dönüşüyor. Apocalypse Dreams’in turne içindeki işlevi de burada yatıyor: eski bir şarkıyı yalnızca geri çağırmak değil, onu bugünün ışık, ses ve mekân teknolojileriyle yeniden duyulur kılmak.
Gitarın bedeni: Elephant

Elephant, Tame Impala’nın gitarla kurduğu en doğrudan ilişkilerden birini temsil ediyor. Parçanın riff merkezli yapısı, Parker’ın erken dönem psikedelik rock enerjisini hâlâ canlı tutuyor. Deadbeat turnesinin elektronik yoğunluğu içinde bu şarkının sahnedeki etkisi özellikle dikkat çekici; çünkü Parker’ın gitarı burada geçmişten gelen bir kalıntı gibi değil, hâlâ sahnenin ritmik omurgasını değiştirebilen aktif bir güç olarak beliriyor.
Parçanın ikinci kısmına geçmeden hemen önce yaşanan ritim kırılması, bu turnenin sahne tasarımını anlamak için iyi bir örnek sunuyor. İlk bölümün son saniyelerinde ritim yön değiştirirken, ışıklar ve asılı truss’lar da aynı anda bu değişime yanıt veriyor. Hareketli ışık düzeni aşağıya iniyor, sahne geometrisi şarkının ritmik kırılmasıyla birlikte bükülüyor. Böylece şarkının yapısal dönüşümü yalnızca kulakta değil, mekânda da hissediliyor.
Bu an, Parker’ın erken dönem gitar estetiği ile Deadbeat turnesinin yüksek teknolojili sahne dili arasındaki bağı açıkça gösteriyor. Gitar, lazerlerin içinde kaybolmuyor; tam tersine, ışık gitarın ritmini görünür hâle getiriyor. Elephant bu nedenle yalnızca eski hayranları yakalayan bir katalog parçası değil, Tame Impala’nın geçmişini bugünkü sahne ölçeğiyle yeniden bağlayan bir düğüm noktası.
Sahne arkasından salonun ortasına,
kalabalık içinde küçük bir oda
Dracula sonrası konser, beklenmedik biçimde kendi kusursuz akışını askıya aldı. Parker’ı sahne arkasına doğru izleyen canlı kamera, dev prodüksiyonun içine gündelik, neredeyse absürt bir ara duygusu yerleştirdi; seyirci bir an için lazerlerin, truss’ların ve büyük ekranların kurduğu yüksek kontrollü evrenden çıkarılıp sahne arkasının daha gevşek zamanına taşındı. Tuvalet molası izlenimi veren bu kısa sekans, ilk bakışta küçük bir mizah kırılması gibi görünse de, aslında konserin ikinci perdesine açılan bir eşikti. Kamera Parker’ı takip ederken, bakış da ana sahnenin merkezinden ayrılıyor; birkaç dakika sonra salonun ortasında kurulmuş başka bir mekâna, daha küçük ve daha içe dönük bir sahneye hazırlanıyordu.
Turnenin en dikkat çekici dramaturjik kararlarından biri de bu geçişle görünür hâle geldi: ana sahnenin büyüklüğünden salonun ortasında kurulan küçük “B-stage”e geçiş. Bu bölümde Parker, devasa lazer mimarisinin ve arena ölçeğinin içinden çıkarak daha ev içi, daha kişisel, daha el yapımı görünen bir alana yerleşiyor. Halı, yastıklar, abajurlar, küçük elektronik cihazlar, mixer ve synth/drum machine hissi veren ekipmanlar, sahnenin ortasında neredeyse bir oda kuruyor.
Bu oda, Tame Impala’nın kökenine dair güçlü bir imge. Çünkü proje bugün dünya arenalarında dolaşan büyük bir canlı performans organizmasına dönüşmüş olsa da, Tame Impala’nın yaratıcı merkezi hâlâ Kevin Parker’ın tekil üretim pratiğinde yatıyor. Parker şarkı yazarı, prodüktör, miks mühendisi ve çok enstrümanlı bir yaratıcı figür olarak Tame Impala’nın kayıt evrenini büyük ölçüde tek başına kuruyor; resmî etkinlik metinleri de Parker’ı bu çok katmanlı üretici kimliğiyle tanımlıyor.
B-stage bölümü bu nedenle yalnızca seyirciye yakınlaşmak için yapılmış bir jest değil. Daha çok, Tame Impala’nın arena büyüklüğünün içine kendi başlangıç odasını yerleştirmesi gibi çalışıyor. Ana sahne bugünün büyük ölçekli Tame Impala’sını temsil ederken, ortadaki küçük sahne Parker’ın sesleri ilk kurduğu iç mekânı hatırlatıyor: cihazlarla baş başa kalınan, döngülerin denendiği, ritimlerin elde tutulduğu, kusurların ve tekrarların üretime dâhil olduğu bir alan.
Bu bölümde No Reply, Ethereal Connection ve Not My World gibi Deadbeat parçalarının öne çıkması da anlamlı. Konserde izlenen alternatif sahne akışı bu üç şarkı üzerinden kuruluyor. Bu akış, yeni albümün kulüp yönelimini büyük sahne gösterişinden uzaklaştırıp daha kırılgan ve daha içe dönük bir hâle getiriyor.

Let It Happen ve takılan zaman
Alternatif sahnenin ardından ana akışa dönüşte Let It Happen’ın yer alması, turnenin en güçlü dramaturjik hamlelerinden biri. Currents döneminin bu parçası, Tame Impala’nın gitar merkezli psikedelik rock’tan synth-pop, disco ve elektronik prodüksiyona geçişini temsil eden temel şarkılardan biri. Parçanın içindeki meşhur glitch/takılma bölümü ise Parker’ın zamanla kurduğu ilişkinin en görünür örneklerinden biri: şarkı ilerlerken bir anda kendine takılır, kendi döngüsünde sıkışır, sonra yeniden açılır.
Sahnede bu fikir yalnızca müzikal olarak değil, görsel olarak da karşılık buluyor. Takılma anında kameraların ve ekran akışının da aksaması, parçanın iç yapısını sahne rejisine taşıyor. Bu ayrıntı, konserlerde sıkça görülen görsel efektlerden farklı olarak şarkının anlamına doğrudan hizmet ediyor. Zaman müzikte takılırken, görüntü de takılıyor; sesin kırılması, görsel akışın kırılmasıyla birlikte algılanıyor.
Ardından gelen konfeti ve yoğun beyaz ışık patlaması, bu sıkışmanın çözülüşü gibi çalışıyor. Let It Happen, adından başlayarak kontrolü bırakma fikriyle ilerleyen bir şarkı. Turne sahnesinde bu fikir, seyircinin üzerine yağan konfeti, yukarıdan açılan ışık huzmeleri ve yeniden hareket kazanan görüntüyle fiziksel bir deneyime dönüşüyor. Parker’ın en büyük becerilerinden biri de burada ortaya çıkıyor: karmaşık bir prodüksiyon fikrini, herkesin aynı anda hissedebileceği kolektif bir ana çevirmek.
Paris’ten Londra’ya, iş birlikleri sahnede
Deadbeat turnesinin Avrupa ayağı, yalnızca Tame Impala’nın kendi katalogu içinde kurduğu geçişlerle değil, Kevin Parker’ın son yıllarda pop ve elektronik müzikle kurduğu iş birliklerinin sahneye taşınmasıyla da dikkat çekti. Paris’te Accor Arena’da gerçekleşen konserde Justice, önce sürpriz bir açılış setiyle geceye dahil oldu; ardından Gaspard Augé ve Xavier de Rosnay, encore bölümünde Parker’a katılarak Neverender’ı birlikte seslendirdi. Justice’ın 2024 tarihli Hyperdrama albümünde yer alan Neverender ve One Night/All Night, Parker’ın Fransız elektronik sahnesiyle kurduğu ilişkinin en belirgin örnekleri arasında yer alıyor.
Bu hattın bir başka karşılığı ise Londra’da görüldü. The O2’da gerçekleşen konserde Dua Lipa, Parker’a sahnede katılarak Deadbeat parçası Afterthought’u birlikte seslendirdi; ardından ikili, Dua Lipa’nın 2024 tarihli Radical Optimism albümünün büyük hitlerinden Houdini’yi çaldı. Parker, Radical Optimism sürecinde Dua Lipa’nın temel iş birlikçilerinden biri olmuş; ikili daha önce Glastonbury 2024’te de The Less I Know the Better’ı birlikte seslendirmişti. The O2’nun konser sayfasında da Parker’ın Dua Lipa dahil birçok isimle prodüktör ve yazar olarak çalıştığı belirtiliyor.
Deadbeat sonrası Tame Impala nereye bakıyor?

Deadbeat, yayımlandığı andan itibaren Tame Impala diskografisinde tartışmalı bir yere oturdu. Albüm bazı eleştirilerde Parker’ın dans müziğine yaklaşırken eski ayrıntılı işçiliğinden uzaklaştığı bir çalışma olarak okunurken, bazı değerlendirmelerde de albümün bilinçli biçimde daha ham, daha yorgun ve daha insani bir alana açıldığı vurgulandı. The Guardian, albümdeki dans edilebilir dokuların Parker’ın içsel yorgunluğu ve kişisel sıkışmalarıyla yan yana durduğunu yazdı; The New Yorker ise Parker’ı bu dönemde bir “mükemmeliyetçi”den çok, sürekli kurcalayan ve son ana kadar parçalarla uğraşan takıntılı bir üretici figür olarak ele aldı.
Sahne üzerinde ise Deadbeat daha bütünlüklü bir karşılık buluyor. Albümün yer yer dağınık, yer yer bilinçli biçimde ham duran fikirleri, canlı performansta ışık, hareket ve bedenle birleştiğinde daha net bir dramatik forma kavuşuyor. Loser, Dracula, Afterthought, Obsolete, My Old Ways ve End of Summer gibi parçalar, eski şarkıların arasına yerleştirilmiş yeni albüm malzemeleri gibi değil; konserin bütününe ritmik bir zemin sağlayan yeni omurga gibi çalışıyor.
Bu noktada turnenin başarısı, Tame Impala’nın kendi dönemleri arasında kurduğu geçişkenlikte yatıyor. Parker, eski şarkıları yeni parçaların önünü açmak için kullanmıyor; yeni parçaları da eski hitlerin gölgesinde bırakmıyor. Bunun yerine, her dönemi aynı görsel ve ritmik evrenin farklı odaları gibi düzenliyor. Apocalypse Dreams’in psikedelik açılımı, Elephant’ın gitar bedeni, Let It Happen’ın takılan zamanı ve Deadbeat parçalarının kulüp karanlığı aynı haritada buluşuyor.
Geçmişi kapatmadan dönüştürmek
Tame Impala’nın bugünkü gücü, geçmişini reddetmeden dönüştürmesinde yatıyor. Parker’ın müziği hâlâ gençlik hafızasına dokunuyor; çünkü bu şarkılar birçok dinleyici için yalnızca melodilerden ibaret değil, belirli zamanların, odaların, yalnızlıkların ve ilk keşiflerin taşıyıcısı. Ancak Deadbeat turnesi bu hafızayı durağan bırakmıyor. Eski şarkılar, yeni ışık rejileriyle; yeni şarkılar, eski psikedelik damarlarla; arena ölçeği, ev içi bir oda hissiyle yan yana getiriliyor.
Avrupa ayağının sonunda ortaya çıkan tablo, Tame Impala’nın bugün geldiği noktayı açıkça gösteriyor. Bu artık yalnızca psikedelik rock’ın büyük sahneye taşınması değil; stüdyo yalnızlığından doğan fikirlerin kulüp kültürü, lazer mimarisi ve kolektif beden deneyimiyle yeniden kurulması. Parker’ın projesi hâlâ tekil bir zihinden çıkıyor, fakat sahnede binlerce kişilik bir algı alanına dönüşüyor.
Turne, yaz aylarında yeniden Kuzey Amerika’ya uzanacak; resmi duyurulara göre Temmuz 2026’da başlayacak bu bölümde Djo ve Dominic Fike destek sanatçıları olarak yer alacak. Ardından Tame Impala’nın Avustralya’ya dönmesi, Deadbeat’in beslendiği coğrafi ve kültürel kaynaklara doğru sembolik bir geri dönüş anlamı da taşıyacak.

