Türkiye’de Sinan Olmak

Ceylan, Ahlat Ağacı ile bizlere Türkiye şartlarında erken yaşta tükenme örneklerinden birini kendi dili ile izleyiciye gösteriyor. Türkiye’de Sinan olmak zor belki ama nice gencimiz karanlıktan aydınlığa külfetli yolları katederek çıkmışlardır

Sinema bizi bize anlatır. Benliğimizin, bilinçaltımızın, düşlerimizin ve toplumun açığa çıkmayan, sesli şekilde söylenemeyen yönlerine ışık tutar. Her bir film karakterleriyle veya olayları ile bizden bir parçaya sahiptir.

Günümüz Türkiye’sinde gençler, hayatlarını bir bilinmezliğin ortasında inşa etmek için uğraşıyor. Nuri Bilge Ceylan, son filmi olan Ahlat Ağacı ile gençliğin sürüklendiği belirsiz yol, Sinan karakteri ile bizlere gösteriliyor. Sinan, üniversiteyi yeni bitirmiş; kafasında bir dolu plan, gelişmiş bir bakış açısı ve umut ile evine dönmüştür. Taşradan çıktıktan sonra ‘zincirlerini kırıp’ geri dönen Sinan, döndüğünde yeni bir yuva bulamaz. Bu aidiyetsizlik Sinan’ı yalnızlaştırmaya başlar. Ceylan, bu sefer taşrayı bize aydınlatılması gereken yer olarak gösterip taşranın dönüşümünü inceliyor.

Sinan, Türkiye’deki çoğu genç gibi aidiyet problemi yaşıyor ve yaşadığı her bir olay onda bastırılmış öfkeye sebep oluyor. Bu aidiyet problemini besleyen en önemli etken filmde gördüğümüz baba-oğul çatışması. Sinan çıkaracağı kitapla, gelecekle ilgili planlar yaparken ve çabalarken baba figürünün (İdris) işe yaramaz olması Sinan’ı içsel dünyasında sekteye uğratıyor. İdris’in para konusundaki fırsatçılığı, köydekilerin babası hakkındaki dedikoduları onda babaya benzeme korkusunu tetikliyor. Realist bir gözlem yeteneğine sahip olan Sinan, İdris’in geçmişinde yaşadığı çaresizliklerin sonucu bu karaktere evirilmesi gerçeğiyle yüzleşerek daha da panikliyor. Hala elinde hayallerini gerçekleştirmek için bir fırsat varken soluğu belediyede alıyor.

Kitabını çıkarmak için fon almayı hedefleyen Sinan, genç yaştaki tükenişin adımlarını orada atıyor. Belediye başkanının en baştaki sıcak karşılaması ve “Bak orada kapı yok. Neden yok? Çünkü ben o kapıyı söktürdüm. Neden söktürdüm? Çünkü bizim kapımız herkese açık. Halkla mesafeli olmak eskilerde kaldı. Biz her zaman işçilerin, emekçilerin, zor durumda olanların yanında olduk” sözleri aslında en başından bir reddetmenin açıklaması olarak karşımıza çıkıyor. “Bayrağı siz gençlere devredeceğiz” sözünü de ardından söyleyerek tenakuza düşüyor ve Sinan’ın kitap çıkarması için gereken parayı veremeyeceklerini, belediyenin kişiye özel bir yatırım yapamayacağını dile getiriyor. Ardından Sinan’ı kum ocağı işleten turizmci İlhami’ye yönlendiriyor. Kitap bastırmak ve İlhami arasındaki bağlantıyı sizler gibi anlayamayan Sinan’a cevap, “O çok kitap okur, bütün dolabı kitap ile doludur. Sana o yardım eder” oluyor.

İlhami’ye giden Sinan, bu sefer de, “Bak delikanlı, ben okumadım. Ama böyle olduğu için hiçbir zaman pişman olmadım. Neden? Ben hislere çok değer veririm. O dönem üniversite okuyan arkadaşlarımın hepsi git bir bak, orada burada sürünüyorlar. Eğitim güzel tabii ama burası Türkiye. Bu ülkede ayakta kalmak istiyorsan değişime ayak uyduracaksın” cevabını alıyor. Ya bu değişime ayak uyduracaksın ya da umudunla baş başa kalacaksın. Otorite, güç artık sanatı ve sanatçıyı anlayamayan onlara yardım edemeyenlerin elinde. Bir yerlerden tanıdık geliyor bu hikaye. Peki ya beşli çete desem: Otoritenin beş boğazı doyurmak için gençlerine, kadınlarına; halkına yüzünde sahte bir tebessümle sırt dönüşü?

Sinan oradan oraya savrulurken kendini gelecekte görmek istediği ama buna rağmen küçümsediği roman yazarının yanında buluyor. Hayata karşı olan öfkesini olmak istediği kişiden dahi çıkartan bir çaresizlik içinde Sinan, yazardan, “Hayatta tek bir gerçek yok” sitemlerini işitiyor. Öğrenilmiş çaresizliği iliklerinde hisseden Sinan, aslında babasının en sevmediği yönlerini istemsizce silah olarak insanlara kullanıyor.

Bir diğer önemli sahne ise Sinan’ın Hatice ile olan sahnesi. Taşradan uzaklaşmanın verdiği aydınlanma havası ile Sinan; taşrada kalmış, eğitimsizliğin acı gerçeği ile kendinden vazgeçmiş Hatice ile karşılaşıyor. Hatice Sinan’a en can alıcı soruyu soruyor: “İnsan neden hep en yakınında duran hayatı yaşamak ister? Hayatta o kadar güzel şeyler var ki.”

da block

Sinan’ın buna karşılık yönelttiği “Ne var?” sorusu aslında Sinan’ın ‘bile’ modernleşmeyi tam anlamlıyla gerçekleştiremediğinin göstergesi.

“Mesela kalabalık ışıklı caddeler, rüzgârlı tepeler, güzel yemekler, uzaklara giden gemiler.”

“Hepsini gördüm, bir numara yok hiçbirinde.”

Taşrada yaşayan Hatice’nin modernleşme adı altındaki perspektifi gerçek modernleşmeden ziyade adeta bir Amerikan rüyası. Sinan’ın ‘bir numara yok hiçbirinde’ ifadesi aslında insan yapısı ve gelişmişliği açısından taşra-kent arasında bariz bir uçurum olmadığı, gelişmişliğin kerpiçten betona geçmekle sınırlı kaldığı gerçeğinin soğuk bir yüzleşmesi olarak karşımıza çıkıyor.

Sinan, idealleri çerçevesinde merdivenleri emin adımlarla çıkarken babasının bir kuyuyu kazmaya bu kadar kafayı takmasını da hazmedemiyor. İdris’i ahlat ağacının altında ölü gibi yatarken gördüğündeki korku, tüm bu umutsuzluğun içindeki umut parıltısını besleyen öfke ateşini söndürecekken babasının yaşadığını görmesi Sinan’ın içsel dünyasında bir diğer patlamaya yol açıyor. Karıncaların, böceklerin İdris’i sarması, taşranın çaresizlik içinde kıvrılan bu bedenleri böylesine yuttuğunu sembolize ediyor adeta.

Askere gidip geldikten sonra bu aidiyetsizlik tam olarak kendine bir yer ediniyor. Taşraya tekrar döndüğümüzde İdris evi terk etmiş ve kuyunun yanındaki kulübede yaşıyor vaziyette karşımıza çıkıyor. Kitabının gördüğü başarısızlığı bölgenin insanlarına bağlayıp içten içe kendini kandıran Sinan; en çok değer verdiği annesinin kitabı hiç okumamış olmasını, fakat hep nefret ettiği babasının her bir sayfayı özenle okuduğunu görünce asıl yüzleşmeyi yaşıyor. “Hayatta tek bir gerçek yok.” Sinan’ın bastırılmış duyguları, savunma mekanizmaları ve bildiği gerçekler tamamen yıkılıyor. İdeallerine tırmandığı merdivenle babasının kuyuyu kazmasının aynı çerçevede olduğunu görünce, son sahnede öğrenilmiş çaresizlikle kuyuyu kazarken karşımıza çıkıyor.

Ceylan, Ahlat Ağacı ile bizlere Türkiye şartlarında erken yaşta tükenme örneklerinden birini kendi dili ile izleyiciye gösteriyor. Türkiye’de Sinan olmak zor, belki, ama nice gencimiz karanlıktan aydınlığa külfetli yolları katederek çıkmışlardır. Dolayısıyla, aydınlık bir geleceğe kavuşabilmek için toplumsal sorunların, ailelerin ve geleceğin içine sıkışmış kalan bizler, aidiyet savaşı verirken dipsiz bir kuyu kazmak yerine kendi benliklerini yeniden inşa edip tüm engelleri yıkma mücadelesi vermemiz gerektiği kanaatindeyim.

Daha Fazla İçerik
yalnızlık, yabancı, aşk acısı
Üzülürsün diye ölmüyorum!