The Shining (1980)

Tekinsizlik hissi ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olması durumunda ya da bir şeyler olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumunda ortaya çıkar.

Yarattığı tekinsizlik hissiyle izleyenleri etkisi altında bırakmış unutulmaz filmler arasında Stanley Kubrick’in The Shining(1980)’i de gösterilebilir. Bu tekinsizlik hissini yaratan durum, otelde, hatta belki de otelden çok önce, otelin yükseldiği toprağın üstünde yaşanan vahşet, filmin ilk sahnelerinden (Danny’nin öngörüleri ve filmin hemen başında, otele giden yolun tekinsiz sunumu) itibaren seyirciye hissettirilir. Öyle ki, Danny, karşılaştığı tekinsiz ortamı, hissettiği tuhaf korkuyu ve dehşeti ailesine anlatmakta, kendisini ifade etmekte güçlük çeker. Orada olmaması gereken hislere ve görüntülere maruz kalan Danny, Overlook Oteli’nin tekinsiz koridorlarında dolaşmadan da Overlook Oteli’nde korkunç olayların yaşandığını bilir. Bazılarının gelecekte olacak şeylere dair bilgisi olduğu gibi geçmişte olmuş olaylara dair de bilgisi vardır. Mark Fisher, hissettiğimiz tekinsizliğin asıl kaynağını şöyle açıklar: “Tekinsizlik hissi ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olması durumunda ya da bir şeyler olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumunda ortaya çıkar.” [1] Stanley Kubrick, Stephen King’in romanını filme uyarlarken bu yoldan hiç sapmaz. Overlook Oteli’ni geçmişin bir tanığı olarak anlatının merkezine alır, “tanıklık çağına” [2] dahil eder.

İlk karşılaştığımız karakter Jack Torrance, alkol bağımlılığı problemi yaşayan, ünlü bir roman yazarı olmak isteyen eski bir öğretmendir. Bu alkol bağımlılığından dolayı ileride öğreneceğimiz üzere oğluna ve eşine şiddet uygulamıştır (Filmdeki bazı sahnelerden ötürü insanlar bu şiddettin cinsel istismar boyutuna vardığını da düşünmektedir). Yazarlığa vakit ayırabileceği bir iş aramaktadır ve kapalı olduğu sezonda Overlook Otel’in bekçiliğini yapmak Jack Torrance için kaçırılmaması gereken bir fırsat gibi görünür. Filmin başında kışı burada getirmenin duygusal ağırlığı yönünden uyarılmasına rağmen uyarıyı hafife alır. Ama bastırılanın veya yok sayılanın geri dönüşü kaçınılmazdır. Unutmak, ardında bırakmak istediği geçmişi, yani aile-içi şiddet ve alkol bağımlılığı çok uzun sürmeden onu tekrar yakalayacaktır. Bunu ilk sahnelerindeki abartılı mimiklerinden, yalnız kendisi adına değil onlar adına da karar almaktan çekinmeyen tavırlarından anlamak mümkündür.

Jack Torrance gitgide eşi Wendy ve oğlu Danny’le paylaştığı, içinde bulunduğu şimdiki zamandan uzaklaşarak çeşitli tarihsel anların iç içe girdiği bir boyuta çekilir. Dünyanın tüm uğultusunda uzak, fildişi kulesinde romanını yazabileceği bir iş ortamı umarken kendini “aç anılar”la dolup taşan bir otelin koridorlarında bulur. Her insan gibi şahsi, toplumsal, kültürel ve hatta ulusal bağların bir parçasıdır. Kendi anılarından ya da ailesinden miras aldığı sorunlarından kaçamaz ama onlarla yüzleşemez de, inkar yoluna girer. Belki de filmin de ilk çıktığı dönemde, bazı insanlar ve eleştirmenler tarafından sevilmemesinin altında buna benzer bir inkarcılık söz konusudur. Zira, Stephen King’in romanın da daha açık beyan ifade edildiği üzere, otelin arazisi bir Kızılderili mezarlığıdır. Hatta otelin yapım sırasında otelin inşaatına saldıran yerliler müdürün ifadesiyle “püskürtülmüş”lerdir. Bunun yanı sıra, otele vahşet dolu tarihi, otelde gerçekleşen olaylar basına yeterince yansımamış, yani bir bakıma saklı kalmıştır. Bu açıdan ele alındığında, Stephen King’in romanı da Stanley Kubrick’in uyarlaması da Amerikan izleyiciye kötülüğün orada, toprağın hemen üstünde ve altında olduğunu hatırlatmaktadır. Koca otel aslında bir utanç anıtı, bizzat bir ülkenin temel ilkesini oluşturan şiddetin ifadesidir. Muaf olunmayan bir kötülükle de yüzleşmek ağırdır. Bu yüzden The Shining‘i yalnızca korku sinemasının mekaniklerini etkileyen bir başyapıt olarak değil aynı zamanda tarihi sorgulayan, sessiz kalmış bazı anılara “bir kovan dolusu öfkeli arının” sesine benzer bir ses veren bir yapıt olarak da bakmak istiyorum.

Oteldeki bir duvar halısı.

Öyle ki, kıtanın Kızılderili geçmişi duvardaki bir duvar halısından veya konserve kutularındaki (konserve kutuları Jack Torrance’ın ağrıyan başını tuttuğu bir sahnede, başıyla hemen aynı hizada görülür) Kızılderili çizimlerinden ibaret kalmıştır. Benzer yerli motiflerine yer halılarında da görülmektedir. Bu ilk olarak Wendy’nin dikkatini çeker ve otelin müdürüne şu soruyu sorar: “Bütün bunlar otantik yerli tasarımları mı?” Müdür tasarımların Navajo ve Apaçi motiflerine dayandığını, otelin parlak bir geçmişinin olduğunu, hatta dört Amerikan başkanını konuk ettiklerini söyler. Otelin en parlak zamanlarını yaşadığı 1920’li yıllarda Birleşik Devletler için 1929’daki ekonomik buhran gelene kadar tam bir altın çağdır. Bu motiflerin bulunduğu odalarda ise Colorado Eyaleti’nin ve Birleşik Devletler’in bayrakları, geçmişin üstünde kendi hikayelerini yazarmış gibi yer almaktadır. Daha çarpıcı olansa bu detayların ilk bakışta dikkat çekmemesi, otelin yapısında bir çarpıklık, yabancılık hissi yaratmamasıdır. Bakan burada bir mezarlık göremez. Geçmiş okunamaz, görülemez bir hâl almıştır. Bu yüzden otelin adı “Overlook”tur. Halbuki bir duvar halısının veya asansörün kapılarından oluk oluk akan kanın bize anlattığı rahatsız edici bir gerçek, yok edilmişlere dair bir hikayesi, var olanlaraysa bir uyarısı vardır. Ne yazık ki, kitabın ve filmin bu yönüyle ilgili, kurbanları merkeze alan zengin bir literatür mevcut değildir. Ayrıca bu anlatı birçok izleyici için fark edilmesi zor, ufak bir detay olarak görülebilir. Fakat bu konunun eserin ve uyarlamasının içinde bir detay olarak sunulmasının bir sebebi de yazarların ve yönetmenlerin kendi cübbelerini çıkarıp savcı cübbesi giymeyi tercih etmemeleri olabilir. Zira kurban merkezli bir yaklaşım, tarih bilincimizin odağını değiştireceğinden, bizi tarihsel anlatıyla tarihsel kurguyu birbirine karıştıracağımız bir yanılgıya sürükleyebilir. Unutulmamalıdır ki, her katliamın söylemsel bir inşası da söz konusudur. Bu söylemsel inşaların öncesinde de var olan olguların çerçevesinden uzaklaşma riski büyüktür. Sinema bir ceza hukuku alanı olmamalı, anlatılardaki karakterler infazcı, kurban ve tanık rollerine indirgenmemelidir. Bu yüzden detaylarda kendine yer bulan kurban anlatısı, hem romanda, hem de filmde kurulması gerektiğine inandığım dengenin içinde kendine yer bulur. Bir toplumun tarihini bir infazcılar topluluğunun oluşum sürecine indirgeyecek bir anlatı kurmak, zaruri olduğuna inandığım dengeleri alt üst edecektir.

Jack Torrance’ın bardaki sahnesinde de Birleşik Devletler’in geçmişine dair göndermeler yakalamak mümkündür: “White man’s burden, Lloyd my man. White man’s burden.” (Beyaz adamın yükü, Lloyd. Beyaz adamın yükü.) “White man’s burden”, Rudyard Kippling’in aynı isimli şiirine bir gönderme olarak ele alınabilir. Kippling, bu şiiriyle beyaz adamı yüceltirken beyaz olmayan halkları “çirkin, şeytani ve yarım” olarak yaftalamaktadır. Şiirin tamamını okuyanlar Kipling’in “beyaz adam”ın sırtına “uygarlaştırma, ehlileştirme” sorumluluğu yüklediğini ve bu yükü “asil” bir yük olarak tanımladığını görecektir. Ona göre Batı “en iyi evlatlarını” yaban ellerde heba ederken bir “Allah razı olsun” demeyen “yarı şeytan-yarı çocuk” ilkel yerliler bunun kıymetini bilmezler. Dönemin sömürgeci geleneğini yansıtan fikirleri şiirlerinde açıkça görülür. Hatta bu yüzden bu şiire tepki olarak E. D. Morel “Black Man’s Burden”ı kaleme almıştır. Jack Torrance’ın ailevi sorunlarından kaynaklanan bu sözleri, bir ülkenin belki de bir kıtanın tarihine dair de çok şey söylemektedir. Benzer bir başka örnek de Jack Torrance’ın otelde eşini ve iki kızını baltayla öldüren Charles Grady’in hayaletiyle lavabodaki muhabbetinin içinde geçer. Grady, Jack Torrance’ı oğlu Danny’nin dışarıdan içeriye bir zenciyi (Filmde nigger şeklinde ifade edilir) sokmaya çalıştığı için uyarır. Grady ve Jack Torrance’ın arasında geçen bu kısa konuşma vesilesiyle Birleşik Devletleri’nin ırkçı geçmişine değinilir. Grady ve Jack’in lavabodaki muhabbetleri esnasında balo salonundan duyulan şarkı da unutulan bir geçmişle alakalıdır. Filmin tek Afro-Amerikalı karakteri olan Hallorann, Jack Torrance’in öldürdüğü de tek karakterdir. Bu karakterin Jack tarafından öldürülüşünün de bilinçli bir tercih olduğunu düşünülebilir. Zira kitapta, bu karakter Danny ve Wendy’i Jack Torrance’ın elinden kurtardıktan sonra beklenmedik bir şekilde ölmektedir. Kubrick ise onun bizzat Jack Torrance tarafından öldürülmesini tercih etmiştir.

da block

Filmin belki de en unutulmaz sahnelerinden biri olan asansörden fışkıran kanlar da manidardır. Çünkü asansörün etrafındaki Kızılderili motifleri açıkça görülmektedir. Bu motiflerin yer aldığı asansörden sanki unutulmak istenen, bastırılan geçmiş oluk oluk dünyamıza akmaktadır. Ayrıca Stanley Kubrick’in adını gerçek bir Kızılderili kabilesinden alan Ahwahnee Oteli’nin bir benzerini yarattığı da unutulmamalıdır. Bu Kızılderili kabilesi Avrupalıların beraberinde getirdikleri hastalıklar yüzünden yerlerini terk etmek zorunda kalmış ve ölmüşlerdir. Sahnede kullanılan sesler de yaşanmış bir katliamı anımsatmaya çalışıyor izlenimi vermektedir. Bu yüzden uzun bir süre Batı’nın tahakküm aygıtlarından biri olarak kullanılan sinema (hâlâ da kullanılmaktadır), Stanley Kubrick’in dünyasında bu anlatıları yeniden üretmez. Başka bir deyişle, Kızılderililer, Afro-Amerikalılar, kadınlar veya çocuklar, Stanley Kubrick’in sinemasında sessiz kalmaya mahkum değildir.

Jack Torrance, Overlook’un koridorlarında kimliğini yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Bu kimlik kaybını en açık gördüğümüz sahneler, barmen Lloyd ile sohbet ettiği sahnelerdir. Lloyd’la daha önce tanışmış, muhabbet etmiş gibidir. Eşiyle arasında yaşananları bir dostla paylaşır gibi Lloyd ile paylaşır, eşinin ona hiçbir şeyi unutturmayacağından yakınır (yüzleşmek istemediği geçmişinden bahsetmektedir). Olayları tamamen kendi perspektifinden anlatarak bir bakıma tarihi yeniden yazmakta, yeni bir anlatı kurmaktadır. Tıpkı bir ülkenin resmi tarih anlatısını inşa eder gibi…

Lloyd: Sizin için bedava, Bay Torrance. 
Jack Torrance: Bedava mı? 
Llyod: Burada sizin paranız geçmez. Yönetimin emri. 
Jack Torrance: Yönetimin emri?
Llyod: İçin, Bay Torrance. 
Jack: Kim ısmarlıyor bilmeliyim, öyle bedava içmem. 
Llyod: Kim olduğu sizi ilgilendirmiyor, Bay Torrance. En azından şimdi değil.

Bu “yönetim” kimdir ya da nedir ve ne istemektedir? Jack başka soru sormaz. Bu noktada Stanley Kubrick’in tavrı, Stephen King’in romanında sergilediği tavırdan pek de farklı değildir. Overlook’un eğer varsa da yöneticilerini görmeyiz. Hayalet olduğunu düşündüğümüz “kötücül” veya “saldırgan” varlıklar gerçek kimliklerini, yani özlerini paylaşmazlar. Hatta bunun doğaüstü bir olay mı yoksa başka bir şey mi olduğundan bile tam anlamıyla emin olmayız. Zira Stanley Kubrick, Stephen King’in aksine doğaüstü olayları ve karakterleri kullanmakta da oldukça cimridir. Bu yüzden bazı hayranlar, biraz zorlama da olsa tüm otelin bir derin devlet projesi olabileceğini bile iddia etmişler, otelde bir zihin kontrolü deneyi düzenlendiğini düşünebilmişlerdir. Fakat Stephen King’in romanının çerçevesinde çok ayrılmadan düşünürsek, bu varlıklar otelde kalmakta olan insanlar ne istemektedirler? Bu konuda birbirinden farklı teorilerin internette yer aldığı filmin hayranları tarafından bilinmektedir. Yapılabilecek en mantıklı çıkarım ise bu varlıkların insanların enerjileriyle beslendiğidir (bilhassa Danny gibi psişik güçleri olan yani Stephen King’in tabiriyle “parlayan” insanlardan). Otel psişik bir vampir olarak görülebilir. Fakat bu bilgi, otelin ve geçmişin muammalığını ortadan kaldırmamaktadır. Böylece failin kimliğin gizliliği, kendini özünden ziyade başka varlık biçimleriyle ifade etmesi eserin tekinsiz yönünü beslemeye ve yaşatmaya devam eder. Overlook Oteli’nin kendisi, kaçınılmaz varlığı tekinsizdir. Jack’e otelin bekçisinin hep o olduğu bile söylenir. Belki de bu yüzden Overlook’ta kendisini daha önce hiç olmadığı kadar mutlu ve rahat hissettiğini ifade etmiştir: “…sanki buraya daha önce gelmiş gibi hissettim… Diyorum ki, hepimizin dejavu anları olur. Ama bu saçmaydı. Sanki kesin emindim her köşede ne olduğundan…” Bir anlamda bu, otelin sahip olduğu ve Jack’in gitgide içine çekildiği “ebedi” veya “döngüsel” zamana, doğrusal zamanın ötesine işaret eder. Fakat aynı zamanda Jack’i Overlook’taki belki pozisyonunu kabul etmeye gören olaylar zincirine yapılan bir gönderme de olabilir.

Overlook Hotel, 4 Temmuz 1921.

The Shining, hayaletlerinden kurtulamamış ve onları besleyen bir ülkenin ve insanlarının hikâyesi olarak sinema tarihinde edindiği yeri muhakkak muhafaza edecektir. Gözardı ettiğim veya değinemediğim onlarca değerli ve de önemli tema ve alt metin kaldı. Onları da bu tartışmanın bir parçası haline getirmeyi isterdim. Fakat her yazı yazdığımızda yazının ana hatlarını da kurgulamak zorunda olduğumuzdan bu tartışmanın dışında kalan kısımları konusunda değerli yorumlarınızı bekliyorum. Böylece yalnız tarih, bellek ve sinema arasındaki ilişkiyi değil diğer mevzuları da konuya dahil etmiş oluruz

  • [1] Fisher, Mark. Tuhaf ve Tekinsiz. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2020, s. 63.
  • [2] Traverso, Enzo. Geçmişi Kullanma Kılavuzu: Tarih, Bellek, Politika. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019, s. 15.
Daha Fazla İçerik
The Weeknd’in uzun zamandır beklenen yeni albümü “After Hours” çıktı