The Platform: Sisteme başkaldırının daniskası

Kimine göre dini, kimine göre ise politik ögeler bakımından öne çıkan bir film, The Platform. Peki hangi yaklaşım daha doğru?

Kasım 2019 vizyonlu olsa da Mart 2020’de Netflix’in yayınlamasıyla birçoğumuzun tanıştığı film The Platform (El Hoyo), İspanyol yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia’nın ilk uzun metraj yapımı. İçerisinde bol bol sistem eleştirisi barındıran film, bizleri ‘Delik’ isimli hapishane ve içerisindeki yüzlerce mahkûm üzerinden bol bol metafora boğuyor. Kimilerinin Snowpiercer’ın dikey versiyonu dediği, Cube serisine benzettiği, Next Floor isimli kısa filmden çalıntı bir fikir olduğunu iddia ettiği The Platform’a, aslında bu üç yapıtın muazzam denebilecek şekilde birbirine harmanlanıp geliştirildiği bütünleşik bir film diyebiliriz.

Devam etmeden önce, içeriğin spoiler ile dolu olduğunu belirtmekte fayda var.

Her katta iki mahkûmun kaldığı ve her ay katların rastgele değiştiği hapishanede, Kat 0’da özenle hazırlanan yemeklerle dolu bir platform her gün her odada belli bir süre durarak en alt kata kadar iniyor. Üst katlardaki mahkûmlar delicesine yemeklere saldırdığından yüzüncü kattan sonrasına boş tabaklardan başka bir şey kalmıyor. Dolayısıyla insanlar kat arkadaşlarını yiyerek hayatta kalmayı deniyor ya da platformun indiği delikten atlayarak intihar ediyor. Hapishaneye kendi rızasıyla giren Goreng üzerinden ilerleyen filmde kucak dolusu kapitalizm eleştirisine, sınıf kavramının irdelenişine ve hatta dini yergilere rastlamak mümkün.

Don Kişot ile örtüşen kader çizgisi

Mahkûmların yanında istediği bir şeyi içeriye sokma haklarının bulunduğu (ister silah ister kitap, hatta bir sörf tahtası) hapishaneye tarihin ilk romanı kabul edilen Don Kişot ile giren ana karakterimiz Goreng, altı ay içeride kalması şartıyla üniversite diploması vaat edilen bir gönüllü. İçeride karşılaştığı manzara karşısında başlarda kendi etiğiyle zıt düşen, sonrasında sisteme yavaş yavaş ayak uydurmaya başlayan, vakit geçtikçe de bir şeyleri değiştirmeye karar vererek harekete geçen Goreng, yanına aldığı kitabın baş karakteri Don Kişot ile aynı kader çizgisinde ilerlemekte ve benzer sonuçlara ulaşmakta. Keza karakter modellemesi de Don Kişot’a oldukça benziyor.

Goreng, The Platform (Kaynak: Netflix)

Karakterlerin her birinden farklı bir çıkarım mümkün

Goreng’in kat arkadaşı Trimagasi’ye (Birini yanlışlıkla öldürdüğü için içeride ve 1 yıl sonunda özgürlüğü vaat ediliyor) baktığımızda, hayatta kalmak için Goreng’i yemesi gerektiği ve burada katilin kendisi değil yukarıdakiler olduğunu söylemesi dikkat çekiyor. Suçu başkalarında arayıp kendini saf olarak gören Trimagasi; insanlığın tüm suçu sistemde bulup bunu düzeltmeye yönelik bir adım atmayışını, kendini sisteme uydurarak çarklardan biri haline gelişini simgeliyor.

da block

Trimagasi’nin ölümünden sonraki ay, filmin başlarında Goreng’in oda arkadaşının onun sorgusunu yapan hapishane çalışanı Imoguiri olduğunu görüyoruz ve kanserinin tedavisi vaadiyle içeri girdiğini öğreniyoruz. Imoguiri, idealist bir biçimde herkes ihtiyacı kadar yerse yemeklerin yeteceğine inanıyor. İlerleyen günlerde Imoguiri’nin herkese yemek yettirme çabası ve inancına Goreng’in de dahil olması izleyiciye bir şeylerin değişeceğine dair umut verse de böyle olmuyor.

Kapitalizmin soğuk vaatleri

Imoguiri’nin ağzından izleyiciye aktarılan hapishaneyle ilgili birtakım bilgilerin filmin ilerleyen kısımlarında yalan olduğunu fark ediyoruz. Ne hapishane 200 katlı, ne herkese yetecek kadar yemek var, ne de hapishanede yalnızca 16 yaş üstü mahkûmlar var. Keza kendisi de 202. katta uyandığında yönetimin kendisine yalan söylediği gerçeğiyle karşılaşıp intihar ediyor. Bu bahsettiğimiz yalanlara ek olarak şunu da söyleyebiliriz: Şimdiye kadar bahsettiğimiz üç karaktere vaat edilen bir şeyler var. Ancak karakterlerimizin hiçbiri vaat edilene ulaşamıyor ve tüm çabalarına rağmen sisteme yenik düşerek ölüyor. Burada işlenen kapitalizm vurgusunu fark ettiğimizi varsayıyorum.

Sistemin gözünü açmak mümkün mü?

Miharu’ya baktığımızda, Miharu kelimesi Japonca’da ‘(birinin) gözünü açmak’ anlamını taşıyor. Imoguiri’nin hapishanede 16 yaş altında kimsenin olmadığını ve Miharu’nun kimsesiz olduğunu söylemesine rağmen filmin sonunda gerçekten de Miharu’nun çocuğunun hapishanede olduğunu öğreniyoruz. Buradan yola çıkarak Miharu karakterine Meryem Ana’yı simgeleme değil de adının anlamı gibi insanların gözünü açma misyonu yüklendiğini görmek daha doğru olacaktır. Öyle ki, filmin sonunda Goreng ve Baharat bir yemeği değil de Miharu’nun çocuğunu en üst kata göndererek yukarıda çalışan insanların ‘gözünü açmaya’, sistemi yıkmaya çalışıyor.

Miharu, The Platform (Kaynak: Netflix)

Sonun izleyiciye bırakıldığı yapımda, yönetmenin neden böyle bir tercihte bulunduğu apaçık ortada sanıyorum. Keza, henüz insanlık bu sistemi yıkacak yöntemi bulamamışken, daha doğrusu sistemi yıkacak özveriyi gösterememişken, yönetmenin ortaya koyacağı yorum ne kadar etkileyici olabilirdi ki?

Daha Fazla İçerik
Fear of Music: Müziğin korkusu ve korkuların müziği