The Birds (1963)

Tekinsizin derdi, bilinmeyendir; bilgiye bir kere ulaşıldı mı tekinsizlik kaybolur.

Daphne du Maurier’in hikâyesinde, barış içinde iç içe yaşadığımız kuşlar, o bildiğimiz ve güvendiğimiz yurttaşlarımız olmaktan çıkıp en büyük kabuslarımızdan biri haline gelirler. Bilinmeyen bir nedenden ötürü kuşlar, bir arada yaşadıkları insanlara karşı vahşi saldırılar düzenlemeye başlarlar. Bu durumun ardında yatan asıl motivasyon, Daphne du Maurier’in hikâyesinde de Alfred Hitchcock’un uyarlamasında da gizemini korur. Bu yüzden her ikisinde de yaratılmış olan tekinsizlik hissi sürer. Sanki “tuhaf bir bağ” onları bir araya getirmiştir. Yalnız Daphne du Maurier’in hikayesi ve Alfred Hitchcock’un uyarlaması arasında bazı farklar vardır. Alfred Hitchcock’un bir yönetmen olarak dehası bu farklarda görülür (her ne kadar Daphne du Maurier’in Alfred Hitchcock’ın uyarlamasından hoşlanmadığı söylese de). Alfred Hitchcock, bizi gün ışığının altında kavrulan California kıyılarına, bir balıkçı yerleşkesine, San Fransisco’nun yaklaşık 80 km kuzeyinde kalan Bodega Koy’undaki Bodega köyüne çeker. The Birds (1963), Alfred Hitchcock’un Shadow of A Doubt (1948)’tan sonra stüdyodan çıktığı ve gerçek bir mekanda çekimlerini gerçekleştirdiği ender filmlerinden biridir. Yolunuz düşerse ziyaret edebileceğiniz Bodega Bay, her ne kadar kabuk değiştirmiş olsa da hala filmde gördüğümüz büyüsünü muhafaza ediyor. Örneğin filmde kuşların saldırılarından birine şahit olduğumuz The Tides Wharf & Restaurant, bir otel kompleksi hâline getirilmiş bir şekilde varlığını sürdürüyor. Alfred Hitchcock’u buraya çeken sebeplerden bir tanesi de Daphne du Maurier’in hikâyesindeki kuş saldırılarına benzer münferit bazı kuş saldırıların San Fransisco’da görülmesi ve bu saldırıların yerel basında ses getirmesidir.

Kuşların saldırılarının ardındaki bilinmezlik, bir şeylerin yanlış gittiği hissini uyandırarak seyirciyi tekinsizlik hissine hapseder. Film boyunca kuşların saldırılarının sebebinin insan elinin eseri mi yoksa doğaüstü bir fenomen mi olduğu anlaşılmaz. Bu da hem Daphne du Maurier’in hikayesi, hem de Alfred Hitchcock’un uyarlamasını unutulmaz bir kült haline getiren ana unsurdur. Zira Mark Fisher şu konuda haklıdır: “” [1] Bilinmezlik, hissettiğimiz tedirginliği ve endişeyi arttırır. Kuşların insanlara saldırmasının görünür de tek bir sebebi yoktur. Soğuk savaş yıllarına odaklanan bir izleyici veya araştırmacı, kuşları askeri bir projenin eseri olarak görebilir. Doğaya ve doğal yaşamın muhafazasına dair duyarlı bir insan, kuşların saldırısının ardında yatan sebebin insanların doğaya verdiği zarar olduğunu düşünebilir. Zira film boyunca kuşların (bilhassa Melanie’nin Mitch’in kızkardeşi için getirdiği kuşların) kafeslendiğini, modern dünyanın doğal yaşamı adım adım işgal ettiğini görürüz. Fakat daha önce de belirttiğim gibi Hitchcock da Daphne du Maurier de saldırılara sebebiyet verecek kesin bir motivasyona işaret etmez.

da block

Daphne du Maurier’in hikayesi ve Alfred Hitchcock’un uyarlaması arasındaki bir diğer fark da hikayenin merkezindeki karakterlerdir. Film, yuvalarını korumaya çalışan Hocken ailesi yerine hikayenin merkezine San Fransisco sosyetesinden genç bir kadın olan Melanie Daniels’i (Tippi Hedren tarafından canlandırılmıştır) ve genç bir avukat olan Mitch Brenner’i yerleştirir. Bu tercih sayesinde saldırılan kuşlar ve filmdeki kadın karakterlerin Mitch Brenner ile arasındaki ilişkileri ile paralel bir anlatı kurulur. “Bird” (kuş) kelimesi, İngiliz argosunda “kadın”lar içinde kullanılmaktadır. Bu paralel anlatı, kuşların saldırılarının arkasındaki tekinsizliği ve gizemi arttıran, filmin başka yönlerden de okunması sağlayan bir unsurdur. Bu ilişki ağı hikayenin ana hattını oluşturan kuş saldırıların tedirgin edici yanından hiçbir şey de götürmemektedir. Biraz daha detay vermek gerekirse, başarılı ve yakışıklı bir bekar olan Mitch Brenner, babasının ölümünden sonra evdeki tek erkek figür olarak kalmıştır. Bu da annesinin ve kız kardeşinin onunla daha yakın bir ilişki kurmasına sebep olmuştur. Bu anlamda, Mitch Brenner’in hayatında birçok “kuş”, yani “kadın” karakter vardır. Bu kuşlar birbirlerini tehdit olarak algılamaktadırlar. Zira Mitch Brenner’in annesi Lydia Brenner için Mitch’in hayatına giren diğer kadınlar oğlunu ondan koparacak olan yırtıcı kuşlardır. Kocası kaybettikten sonra ortaya çıkan ve giderek derinleşen boşluğunu oğlunun sevgisiyle kapatmaya çalışan bir kadınla diğer kadınlar arasındaki gerilimin bir parçası olarak görülebilecek kuş saldırıları filmi alternatif okumalara ve değerlendirmelere açık hale getirmektedir. Bu açıdan Hitchcock’un sunduğu hikaye, Lydia Brenner’in oğlunun hayatına giren başka bir kadını kabulleniş hikâyesi olarak değerlendirilebilir. Mitch ile bir zamanlar ilişki yaşamış olan kasaba öğretmeninin de kuş saldırısı sonucunda ölmesi bu teoriyi destekleyen izleyicilerin gösterdiği kanıtlardan biridir. Ahlakçı veya daha geleneksel bir bakış açısından filmi inceleyen birisi, kuşların Melanie Daniels’i terbiye ettiğini de düşünebilir. Zira Melanie Daniels’i kente gelişiyle başlayan ve genelde Melanie Daniels’i ve onun olduğu yerleri hedef alan saldırlar söz konusudur. Melanie Daniels, özgür ve kendine güvenen bir kadın portresi çizmekte, geçmişte olduğu gibi filmdeki zaman diliminde de kimseye hesap vermeksizin, hoşlandığı erkeğin peşine düşerek Bodega’ya gelmiştir. Hangi açıdan bakarsak bakalım, filmin sonunda iki karakterin de dönüşmüş olduğunu görürüz. Ne Lydia eski Lydia ne de Melanie eski Melanie’dir. Belki de değişmeyen tek karakterin Mitch Brenner oluşu da dönemin zihniyetini tam anlamıyla yansıtmaktadır. Zira dönemin şartları düşünüldüğünde, değişmesi ve ehilleştirilmesi gereken erkekler değil kadınlardır. Bu teoriyi beğenen okurlarımız Camille Paglia’nın Türkçe’ye de çevrilmiş olan “Kuşlar” kitabını (Om Yayınları tarafından basılmıştır) okuyabilirler.

Filmin son sahnesinde kuşların işgalinin biteceğine dair hiçbir işaret yoktur. Bi’ nevi kuşlar ve insanlar yer değiştirmiştir. Fakat karakterlerin arasındaki çatışmanın çözülmesiyle kuşların agresifliği yerini, sakin bir işgale, başka bir ifadeyle ne kadar süreceği belirsiz bir durgunluğa bırakır. Yönetmen tarafından karakterler ve belki de tüm insanlık kendi kaderine terk edilir. Belki de bu yüzden Federico Fellini, Alfred Hitchcock’un The Birds’ünü bir “kıyamet şiiri” olarak tanımlamaktadır.

[1] Fisher, Mark. Tuhaf ve Tekinsiz. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2020, s. 64.
Daha Fazla İçerik
Güney Kafkasya’da Rusya-İran Nüfuz Mücadelesi