Sebastiao Salgodo ile eşsiz bir yolculuk: Toprağın Tuzu

Bilindiği üzere karantina günlerinde pek çok etkinlikler online olarak düzenlendiği gibi erişime açılarak sanatseverleri memnun eden yapımlar da yer almakta. Örneğin Genco Erkal, pek çok oyununu Youtube üzerinden yayınlayarak oldukça geniş kitlelere eserlerini ulaştırdı. Belki de hiç tiyatroya gitmeyen -gidemeyen- insanlara bu zevki aşıladı. 

Ben sizlere Salt Online’ın çevrimiçi erişime açtığı “Toprağın Tuzu” belgeselinden bahsetmek istiyorum… Bu belgeseli bir süre önce izlemiş olsam da erişime açıldığını öğrendiğimde tekrar izlemekten kendimi alıkoyamadım… Beni her bir karesiyle etkileyen, enerjisi ruhuma işleyen bir yapım. Belgesel fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun fotoğrafçılık kariyeri eksenli ilerlemekte ve yönetmenliğini Wim Wenders’in yanında Sebastiao Salgado’nun oğlu Juliana Riberio üstlenmekte. Yer yer Brezilyalı Sebastiao’nun hayatından kesitler de sunulan bu belgeselin girişinde fotoğrafçının neliği konusuna değiniliyor, yanıt Sebastiao tarafından dile getiriliyor;

Bir fotoğrafçı tam olarak ışıkla resim çizen biridir. Dünyayı tekrar tekrar ışık ve gölgeyle yazan bir adamdır.

Elbette bu ışık ve gölgeyle yazma süreci noktasında, üretim sürecinde bireyin dünyayı algılayışı öne çıkıyor. Bu algılayış farklılıkları, farklı insan gerçekliklerini aktarıyor bizlere, onun gördüğü dünyayı ve o dünyanın gerçekliği sunuluyor fotoğraflarda. 

Bu belgesel, bizleri Sebastiao Salgodo’nun gerçekliğine sürükleyen eşsiz bir yolculuk. Yolculuk Sebastiao’nun memleketinden, Brezilya’dan başlıyor. 

Sebastiao Salgodo

Brezilya’nın bir maden bölgesine götürüyor bizleri. Meşhur “Altın Madenindeki İşciler” fotoğrafının çekildiği konum. Bu noktada, ağır koşullarda adeta birer köle gibi çalışan yüzlerce insanın fotoğrafı beliriyor ekranda. Sebastiao şunları dile getiriyor;

Orada bir tane bile köle yoktu, onlar sadece zengin olma fikrinin kölesiydi.

Ardından bu altın madeninde çalışan insan çeşitliliğinden bahsettikten sonra insanların hikayesine değiniyor Sebastiao… Entelektüeli de çiftçisi de bu madende, zor koşullarda çalışmayı kabul etmiş insanlar. Neden mi? Bir altın kazanına vurulduğunda birer çuval götürme hakkı veriliyor işçilere. Bu çuvalın içinde hiçbir şey olmama ihtimali de bir kilo altın olma ihtimali de mevcut.

Bir kilo altın ihtimali uğruna çalışan yüzlerce insan…  Zengin olma fikrinin köleleri Sebastiao’nun deyimiyle…  

Her fotoğrafının bir derin yapısı var, yüzey yapının altında ona ulaşmayı bekleyen bir hikayesi var… Brezilya’dan Endonezya’ya geçiyoruz bu sefer. Modernizmin kapıyı çalmadığı topraklara, fotoğraf makinasını bilmeyen insanların hayretlerini ve meraklandığı anları yakalıyoruz. Farklı bir toplumsal yapı, farklı ahlaki norm ve değerler… Farklı bir gerçeklik…. Belgeselin sonunda yer alan amazon yerlilerini gördüğümde de hissettiğim duyguları hissediyorum. Bu insanlar ile biz modern dünya düzeninin içerisinde yer alan insanların ortak özellikleri, farklılıklarından az gibi hissettiriyor. Sebastiao, fotoğraf makinasını modernizmin el değmemiş topraklarına çevirirken, toplumsal olayları da mercek altına alıyor.  

Gerçeklikleri Sebastiao’nun altyapı ile daima ilişkilendirdiğine de şahit olmaktayız belgeselde. Esasında o zaten bir ekonomist olarak, bu konuda uzmanlaşmış bir insan…  Gelecek vaat eden bir işi bırakarak tüm varlığını fotoğraf ekipmanlarına yatırıyor ve hayatına farklı bir yoldan, fotoğrafçılık kariyeri rotasından ilerliyor olsa da onun her bir fotoğrafında, toplumların altyapısına dair eleştirel bir bakış açısı yakaladığını düşünmekteyim. 

Sebastiao ve eşi Leila, siyasi bir ayaklanmaya katılmalarının sonucunda Brezilya’yı terk etmek durumunda kalacak ve uzun yıllar ülkelerine bu başkaldırının sonucunda gidemeyeceklerdi… Lakin bu fotoğrafçı hakkında beni en çok etkileyen, başkaldırısına fotoğrafları ile devam etmesiydi. Muhakkak devam etmiş, çektiği fotoğraflar ile açlığı, yoksulluğu, eşitsizliği, adaleti gözler önüne sermiştir, adeta belgelemiştir. Daha doğrusu insanların gözlerindeki sefaleti görmemiz için onların yaşantılara tanıklık etmiştir. 

Her bir projesi, uzun yılları kapsayan yoğun bir çalışma süreci içeren Sebastiao’nun ilk önemli projesi, “Diğer Amerikalılar”dı. Fotoğrafladığı topraklarda farklı toplumsal yaşantıları keşfeden fotoğrafçı, hikayesi olan birçok fotoğraf yakalamıştır. Beni en çok şaşırtan, her bir topluluğun birbirinden farklı özellikleriydi, birkaç kilometre ötede zaman ve mekanın çok farklı işleyebilir oluşuyla birlikte toplumsal karakter örüntüsünün değişkenliğine şahit oluyoruz belgeseli izlerken. Örneğin Sebastiao’nun deyimiyle, bir toplulukta herkes müzisyen iken diğer bir toplulukta herkesin uzun koşucu olması… Ne kadar ilginç öyle değil mi?  

Bu hikayeleri aktarmak aynı zamanda fotoğrafçılığın yüceliğini kanıtlıyor bizlere. Öyle ki bir kareyi yakalayabilmek adına ne kadar çaba sarf edildiğine tanık oluyoruz.  

10 yıl 6 ay kadar uzun bir süre sonra memleketine geri döndükten sonra Sebastiao, bu sefer Brezilya’yı keşfetmek adına maceralara çıkıyor. Beni oldukça etkileyen fotoğraflardan bir tanesinin hikayesine de değinmek isterim.  

da block

“Brezilya’nın kuzeydoğusunda çocuk ölümleri çok yüksektir. Vaftiz edilmeden ölen çocukların cennete gitmeye haklarının olmadığına inanılır. Vaftiz edilmeyen çocukların gözleri kapanmaz, Limbu adı verilen arada bir yerde kaldıkları için yolunu bulabilmeleri adına gözleri açık bırakılır. Aksi takdirde çocuk sonsuza kadar dolanır.”

Belgeselde yer alan pek çok hikayeden sadece birisi. Sebastiao, bize acıyı fotoğraflamıştır. Bu acının nedenlerine dikkati çekmiştir. Bu acıları, kanıtlamıştır. Bizleri Afrika’ya götürüyor belgesel ardından ve bu bölgedeki kıtlığı belgeliyor Sebastiao.  

“Açlık insanı zayıf düşürür ve yakalandıkları diğer hastalıklar onları öldürür.”

“Bu kadar acı, öylesine genç yüzleri yaşlandırmıştı ki…” diyerek duygularını dile getiren fotoğrafçı ekler, “Bu adam, kızın kocası. Kız, elinde bebeğini tutmakta.”

Yaşam ve ölüm çizgisinin belirgin olmadığı yerleri, o yerlerin gerçekliğini hissederken Sebastiao, fotoğraflarının hikayelerini anlatmaya devam eder; “Uzun bir yürüyüş, hasta çocuğunu doktora yetiştirmeye çalışan bir adam, gücü tükenen deve arka planda yer almakta. Sonunda doktora vardığında, çocuk ölmüştü.”

Bu çocuk yalnızdı, yanında enstrümanı vardı. Elinde küçük bir gitar… Üzerinde yarım yamalak kalmış bir tişört parçasıyla duruyordu. Pantolonu yok, hiçbir şeyi yok. Şu kararlılığına, duruşuna bakın.

Sebastiao, maceralarını birçok ülkede duyurdu. Fotoğraf kitaplarını ulaştırdı gittiği ülkelere, fotoğrafları dünyanın birçok sergisinde gezdi. O insanların durumlarına empatik yaklaşarak, bizzat tanıklık ederek farkındalık oluşturmayı amaçlıyordu. Örneğin mülteciler projesinde yakaladığı fotoğraflar ile o coğrafyanın yıkımına, yollardaki insanların gözlerinde gördüğümüz acı ve şiddetin tesiri ile ortak oluyoruz. Her şeyini geride bırakan bu insanların fotoğrafları gösterilirken belgeselde Sebastiao, oldukça karamsar bir tavra bürünerek insanlığın kurtuluşunun olmadığı düşüncesini şu sözlerle ifade etmekte; ‘’Biz insanlar korkunç hayvanlarız. Dünyanın pek çok yerinde inanılmaz ölçüde şiddete başvuruyoruz. Bizim tarihimiz bir savaş tarihidir.’’ 

Mülteci fotoğrafları, akıllarını kaybeden insanlar, şiddet, acı, daha çok acı… 

İşte Sebastiao insanlığın kurtuluşuna dair inancını gördüğü bu yaşantılar ile kaybetmişti.  

“Gördüklerim yüzünden kaç kere makinamı yere bırakıp ağladım.” 

Sebastiao yalnızca sanatsal üretimde bulunmamış, eşi Leila’nın da fikriyle kurak bir araziyi yüz binlerce ağaç ile kaplayarak yıkım ile mücadele de etmiştir.  

Son olarak “Genesis” projesi ile onun tabiriyle “yaradılıştan beri aynı kalan topraklar”ı fotoğraflamak adına atıldığı serüvende, merceğini doğaya, hayvanlara ve insanlara yöneltirken Darwin’in seyahat ettiği topraklara adım atarak evrim gerçeğini tanımaya ve hissetmeye şahit olan fotoğrafçı bu projesini bir başyapıt olarak görüyordu… 

Uzun süredir yıkımı fotoğraflarken doğanın canlılığı ve insanın doğanın bir parçası oluşunu mercek altına alarak büründüğü karamsarlıktan kendisini çekip çıkardığına şahit oluyoruz Sebastiao Salgado’nun. Elbette izlerken bizler de belgeselin sonunda aynı hisleri paylaşıyoruz, içimizde umut kıvılcımları beliriveriyor adeta.  

Belgeseldeki her bir fotoğrafın tesiri altında kalırken aynı zamanda sorgulatan, bir düş alemi gibi gelen tüm o fotoğrafların gerçekliğini irdeleten harika bir yapım! İzledikten sonra Sebastiao Salgado’ya hayran olmamak mümkün değil. İyi Seyirler!

Daha Fazla İçerik
Teknolojik sanat geleceğe nasıl taşınır?