Fotoğraf: Gökhan Yılmaz

Medeniyet görünümlü felaket: Son Ada

Zülfü Livaneli
Son Ada

Zülfü Livaneli’nin arkadaşı Yaşar Kemal’in bu kitabın yayımlanması üzerine söylediği “Zülfü, büyük kapıdan bu romanla girmiştir.” sözünden de anlayacağımız üzere, Livaneli’nin edebi kalitesini gösterdiği büyük eser Son Ada’dır. 2008’de yayımlanan roman, okuyucuları tarafından oldukça beğenilmiş ve yayımlandıktan yaklaşık bir yıl sonra Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanmıştır.

Kitap, kimsenin bilmediği 40 evden oluşan bir adada huzur içinde yaşayan insanların, adaya darbeci bir devlet başkanının taşınmasıyla gelişen olayları ve düzenin değişim sürecini bizlere anlatır. Devletin durumunu distopik bir şekilde yansıtan bu eserde, otoritenin ve medeniyet (!) kaygısının düzeni nasıl altüst ettiğine tanık oluyoruz.

Bazı insanlar senelerce kendini üst seviye görmenin ve başkalarına emir vermenin verdiği vahşilikle gitgide duygusuzlaşıp bencilleşebiliyorlar. Bana göre başkan da bu durumu yaşayan insanlardan. Senelerce devletin en üst mertebesinde bulunmuş ve otorite sağlamaya alışmış bir süre sonra. Bu öyle bir hal almış ki kafasını dinlemek amacıyla geldiği adada bile kendine şehirde yaşadığı ortamı yaratmaya çalışmış. Çünkü buradaki insanların huzuruna, rahatlığına anlam verememiş bu rahatlıklarını da medeni olmamalarına yormuş. Kendisini medeni ve demokrasinin gücüne inanan birisi (!) olarak, adanın asıl sahipleri olan ve insanlara hiç sataşmayan o martıları düşman olarak görmüş.

Bu huzura alışık olmadığı için canı sıkılmış ve kendine devletin küçük bir simülasyonunu yapmaya çalışıyormuş gibi geldi bana kitabı okurken. Çünkü o geldikten sonra insanlar birbirine düşman olmaya, bencilleşmeye ve her şeyden önemlisi başkan -kendisinin- sözü dinlenmeye başladı. Aslına bakarsanız başkan, geldiği adayı bir oyun sahası gibi kullandı.

da block

Başkana karşı çıkmaya çalışan yazar, geçmişinden hiç bahsetmeyen ve yalnız yaşayan birisi. Çok okuyan ve çok bilgili biri olmasına rağmen herkes onunla anlaşamaz. Çünkü o her zaman gerçekleri insanların yüzüne vurur. Bundan dolayı sevilmez ya zaten. Başkana cesurca karşı çıkan bu adam, ilk başta takdir edilirken zamanla otoriteye alışan diğer komşular yazarı hain olarak adlandırıyorlar. Ne ilginç değil mi? Siz ne kadar doğruları söylerseniz söyleyin yine de insanlar güç kimdeyse onu umursuyorlar. Dediklerinizde ne kadar haklı olduğunuzun hiçbir önemi yok. İnsanlar sizi umursamaz bile…

Sadece ülkemizde değil günümüz dünyasında da bu durum mevcut değil midir? Eserde,bununla alakalı şöyle bir bölüm var:

(…) Son ayda yaşadıklarım, bana bir şeyi aklımdan hiç çıkmayan bir hayat dersi olarak öğretmişti: Ne yaparsan yap ama adalıların rüyalarını çalmaktan korkma. Bir umuda bağlanmak isteyen komşularına, bunun yalan olduğunu söyleme, kimseyi gerçekçi olmaya çağırma. Çünkü bunalan insanların, yalan bile olsa bir umuda sığınma ihtiyaçları, gerçeği söyleyenlerden nefret etmesine yol açıyor. Aradan bir süre geçip haklı çıksan bile bir şey ifade etmiyor bu. Çünkü o zamana kadar başlangıçtaki koşulları unutmuş oluyorlar. yazarın artık halkın içine hiç karışmamasına, onlarla hiç konulmamasına rağmen bu kadar nefret duyulan bir kişi haline gelmesi başka nasıl açıklanabilir ki zaten!

Bu distopik eser, bize devletteki düzende veya herhangi bir toplulukta tek kişinin yönetimi, otorite ve hakim olma duygusunun düzeni ne kadar bozduğunu gösteriyor. Otorite ve hükmetme aşkıyla yanıp tutuşan emekli başkanın yani güçlülerin yanında olanlar ve otoriteye karşı çıkan, hakkını sonuna kadar savunan yazarın tarafında olanlar olarak ikiye ayrılan komşuların ülkemizdeki bölünmüş vatandaşlardan farkı ne olabilir ki?

Daha Fazla İçerik
Sumerli Ludingirra: geçmişe dönük bilimkurgu