Vova Krasilnikov adlı kişinin Pexels'daki fotoğrafı

Lo-fi müzik yapmacıklığın karşısında

Aracımızda, otobüste, metroda şans eseri kulağımıza çalınır bir parça. Dinlerken, dilimize dolanırken anlamıyoruz gelecekte unutulmaz anlarımızın sesi olacağını. Sıkı bir arkadaş, bir kötü gün dostu gibi. En acıklı zamanlarımızda bize sarılacak, mutlu zamanlarımızda bizimle birlikte sevinecek biri. Kulağa samimi geliyor değil mi? Müzik endüstrisi sağ olsun yapaylığın ötesinde zevk vadeden bir albüm kalmamış gibi gözüküyor ama istisnai bir durum var. O istisnanın adı ise “low fidelity” veya daha sık duyduğunuz ismi ile “lo-fi”. Anlamı düşük ses kalitesi ancak bu düşük kalite sadece terminolojik bir ifade çünkü bu parçaların anlamları sandığımızdan çok daha derin.

Led Zeppelin (albüm)

İlk olarak eleştirimi teknik açıdan ele alacağım. İnsanlar artık müziğe ulaşmak için eskisi gibi çaba sarf etmiyor. Eskiden bir kaset albüm, bir plak devamlı başa sarılıp sarılıp dinlenirdi çünkü seçenek az ve bu tür ürünler pahalıydı. Artık şahsi çevrimiçi müzik uygulamalarımıza aylık ufak bir ücretle abone olup neredeyse dünyadaki bütün şarkıları dinleyebiliyoruz. Dolayısıyla tahammül sınırımız epey düştü ve başını beğenmediğimiz şarkıyı tek bir butona basarak geçiyoruz. Belki de düğününüzde çalacağınız şarkıyı kaçırdınız kim bilir. Şarkıların eskisi kadar uzun olmadığını da fark etmişsinizdir sanırım. Eski Led Zeppelin, The Rolling Stones albümlerine bir göz atarsanız neyden bahsettiğimi anlayacaksınız. Artık 6-7 dakikalık şarkılar değil kısa zamanda nakarata giren basit altyapılı şarkılar var. Hazır buna değinmişken müzikteki en önemli parçayı da atlamayalım: Sözler.

Günümüzde müzik piyasasıyla az çok haşır neşir iseniz sanatçıların büyük çoğunluğunun şarkı sözlerini kendilerinin yazmadığını bunun yerine satın aldığını biliyorsunuzdur. Hatta müzik prodüktörleri bazı söz yazarları dışında yazılmış sözleri bestelemeyi, aranje etmeyi kabul etmiyor. Şirketini işler halde tuttuğu parayı bu şekilde kumar oynayarak kazanmaktansa sağlam yapımcılardan gelen ve yüksek “hit” olma potansiyeline sahip sözleri olan bu yapımları tercih ediyorlar. Onları suçlayamayız. “İntroyu geçeyim nakarata bakayım” mottosuyla ilerleyen yeni müzik piyasası tüketicileri sanırım bu durumun oluşmasındaki en büyük faktör.

Low fidelity dahilindeki her şarkı ve albüm ayrı bir muamma. Sizi neyin beklediğini asla bilemezsiniz. Martı sesleri, dalga sesleri, kamp ateşindeki odunun çıtırtısı, yağmur sesleri… Bu janrdaki kilit nokta müziğin doğal yolla yapılması. Uzun introlar barındırır, sizi nakarata kolay kolay ulaştırmaz, çabuk bitmez, hit olma derdi yoktur. Endüstrinin tüm dayatmalarına karşı çıkar ve müziğine kendi imzasını atar. Tarzı kayıt cihazlarından, doğal ortam seslerinden gelir. Abbey Road stüdyolarında kayıt almanın hayalini kurmaz çünkü düşük kalite, elitistliği, yapmacıklığı azaltıp samimiyet ve sıcaklık taşır dinleyenlerine. Her haliyle sevdiğiniz insanlara benzeteceksiniz bu müzik türünü. Sorunlarıyla, kusurlarıyla seveceksiniz, sürprizlerine hazırlıksız yakalanacaksınız. Sizi bir anda hüzne boğabilir yada kötü giden gününüzü güzelleştirebilir. Endüstrinin diğer ürünleri gibi ani yükselmeleri yoktur, stabil bir dinginlikte seyreder ve sizi rahatlatır. Kitap okurken size eşlik eder, siz uyurken sizi seyreder ve kulağınıza melodiler fısıldar.

Wild Nothing

Elbette her janrda olduğu gibi lo-fi’de de işini bilen üstatlar var. Örneğin Daniel Johnston bu işin başında yer almaktadır. Yaptıklarını gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Ayrıca Ariel Pink, Johnny Ace, Washed Out, Still Corners, The Neighbourhood gibi sanatçılara da bir göz atabilirsiniz.Şahsi olarak favorim olan Wild Nothing’in “Shadow” adlı eserini de şiddetle tavsiye ediyorum.

da block

Hiç yaşamadıklarınıza özlem duyacağınız bir duygu karmaşasıdır low fidelity. Nostaljiye hüzünlenirken bir yandan da anılarını hatırlayıp mutlu olacaksınız. Bir şans verin,
pişman olmayacaksınız.

Daha Fazla İçerik
“Sen evde kal biz sana geliriz”