Kıyıda bir gün

İklimi değişmiş bu zamansız şehirde, her İstanbullu, şehrin sabahı ve akşamının farklı bir lezzet, karşı konulmaz bir davet taşıdığını bilir. Böyle anlarda bir hüviyete bürünme ihtiyacını derinden hisseder. İnsan, tarihin bu değerli ve bir o kadar da yalnız bırakılmış kalıntılılarıyla ruh bütünlüğünü sağlar. Hiçbir İstanbullu, İstanbul’u tanımadan kendisini bulamaz. Bu yüzdendir ki İstanbul’u keşfetmek için ayıracağımız zaman, aslında kendimizi keşfetmek için ayıracağımız zamandır. Şahsına münhasır bir ruha sahip şehir olarak tanımlayabileceğimiz İstanbul’dan bahsedildiğinde hemen hemen herkesin aklına şehrin geçirdiği felaketler (yangınlar, istilalar, yağmalamalar ve çarpık kentleşme) gelse de onun karakterini yaratan ve bize bir masalı mırıldanan tarafı şüphesiz boğazıdır. Yaşayan tarihinin kıyısında bu tarih eserlerini yaşatmak, onların gölgesinde gündelik hayatın keşmekeşinden uzaklaşmak ve bir parça da olsa huzur bulmak mümkündür.

Bunu her düşündüğümde aklıma Tevfik Fikret’in Sultan Hamid’in istibdadından kaçtığı, bir sığınak vazifesi gören ve Farsça “kuş yuvası” anlamına gelen Aşiyan’ı gelir. Türk edebiyatının önemli ve farklı karakterlerinden olan Tevfik Fikret’in iç ve dış dünyasının kapılarını bizlere aralayan bu müze, Fikret’in hayatına dair birçok detayı Aşiyan’ın insanı kendisine aşık eden eşsiz manzarasıyla birlikte verir. Kendi elleriyle çizdiği Charles Darwin portresinden, evinin mobilyalarına kadar Edebiyat-ı Cedide’ye dair anlatılar sunmakta olan müze, başta edebiyat ve tarih öğrencileri olmak üzere tüm öğrenciler tarafından mutlaka ziyaret edilmelidir. Ziyaretimiz boyunca bize eşlik eden boğaz, şüphesiz ki insanı ister istemez daha derin bir masala sürükler. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de, “Boğaz bana daima zevkimizin, duygumuzun büyük düğümlerinden biri gibi gelmiştir. Öyle ki, onun bizde külçelenmiş manasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır” deyişi boşa değildir. Buradan hareketle rotamı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında da büyük önem teşkil eden Emirgan’a çevirdim. Emirgan, göğe çöken eski bir türkü gibiydi. Vaat edilmiş bir toprağa koşar gibi soluğu orada almıştım. Emirgan’dan boğaza uzun uzun, onu sanki sarrafa düşürmek istermiş gibi baktım. Emirgan ve boğaz, hayallerime ve düşüncelerime kendiliğinden bir istikamet vermeye başladı. Bu masal beni öylesine sardı ki, yaşadığım an ve mazi birbirine girdi. Bu masalın içinde kaybolmamak veya bir an olsun kendinden geçmemek mümkün değildi. Kıyı, bir ayna misali derinleşiyordu. Emirgan iskelesinden Kanlıca’ya ve Hidiv Kasrı’na bakarken eski anların tadına böyle varıyordum.

I. Abdülhamid Çeşmesi’nden kana kana su içtikten sonra, çınar altında oturup kahvemi yudumladım. Sanki her şey sonbaharın altında, onun ve modern yaşamın yıkıcılığına direniyor gibiydi. Ailelerin kahvaltı için birbirlerine ayırabildikleri tek günde, güneşin altında huzurlu bir an bulabilmenin telaşı ve sevinci birbirine karışıyordu. Ceviz ve kestane ağaçlarının kokusu, insanı şehrin tüm yükünden arındırıyordu. Kendimi bu sokağın içine yayılmış gibi hissetmem de bundandı. Emirgan Hamid-i Evvel Camisi de bu hissiyatı kuvvetlendiriyordu. Aklıma ister istemez Yahya Kemal’in şu beyti geliyordu:

da block

İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık…

Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Her şeyde tuhaf bir mazi kokusu vardı; İstanbul’da her şeye rağmen bambaşka bir zamanın çerçevesine girmek mümkündü. Geçmiş yılların, yani tarihin imbiğinden çekmiş bir masal hep yanımdaydı. Çok basit ya da sıradan şeylerin güzelliğinin farkına varmak sandığımızdan da kolaydı. Şüphesiz ki aynı anların kırılmaz döngüsü içinde yaşayanlar, yalnızca burada kendini evde hissedebilir ve burayı kendine yurt edinebilirdi. Belki de fetihten yüzyıllar sonra bile hala bu şehre yerleşememiş olmamızın sebeplerinden biri de bu hissiyata uzak kalmamızdandı. Halbuki eskilerin bize bıraktığı bir saadet vardı; Tanpınar’ın tabiriyle “Kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti…” Belki de bu yüzden Borges de “Tüm geçmişe, insanlık tarihine, bütün kitaplara, bütün anılara minnettar olmalıyız” diyordu. Zira elimizde olan tek şey geçmişti ve geçmiş bir inanç akdiydi. Bu inanç akdi mutlaka ziyaret edilmeli, rafları arasında derin bir gezintiye çıkılmalıydı.

Daha Fazla İçerik
Baranyai’nin resimleri ilk kez Türk sanatseverlerle buluşuyor