https://chrismarker.org/

Deneme film: Sans soleil (1983)

"Elbette bu filmi hiç yapmayacağım. Ama yine de mekanlar buluyor, kırılma noktaları icat ediyor, içine sevdiğim yaratıkları koyuyorum. Hatta filmin adını bile buldum. Aslında Mussorgsky’nin o şarkılarından da birinin adı: Sans soleil"

Chris Marker’ın başyapıtı olarak da kabul edilen ve deneme film niteliğini taşıyan Sans soleil, 1983 senesine ait bir yapım. Yolculuklarında toparladığı görüntüleri ve imgeleri hafızası haline getiren Chris Marker’ın coğrafyadan coğrafyaya atlayarak hafıza, unutmak, Batıyla Doğuyu ayıran sınırlar, inanç, tarih, kadın ve fazlası üzerine rastgele düşüncelerle pek de rastgele olmayan görüntüleri üst üste getiriyor ve anlatıyor. Anlattıklarına seyircinin üzerinde bir hakimiyet kurma istenci değil, uzun yıllardır mektuplaştığı kişiye göndereceği bir sonraki mektubunu öylesine yazarcasına umarsız ve fakat melankolik bir tavır hakim. Evet, diyor. Kameraya bakmamak zorunda değiliz. Kimonolardan bahsetmek ya da tarihten, savaşlardan ders çıkarıyormuş gibi yapmak zorunda değiliz. Görüntülerin üzerine binmiş üst ses (bu ses belgesellerde alışılagelenin ötesinde otoriter bir üst ses değil) konuşuyor. Hayır, diyor. Bu bir belgesel değil. Hayır, o asker mutluluktan değil; gururu incindiği için ağlıyor.

Sans soleil çizginin dışında bir film ve yine çizginin dışında bir belgesel olduğu için gösterişli kelimelerle türdeşlerine benzemediği vurgulanabilir. Belgesel değil savruk bir şiir, postmodern bir manifesto, sürreal bir yolculuk, bir takıntının dile ve cisme gelmiş hali… Fakat, böyle bir esere karşıtlıklar ve entelektüel ifadeler üzerinden değer biçmektense sadece değerli bir deneyim olduğunu söylemeyi tercih ederim. Değerli bir deneyim ve bu deneyimi yaşarken daha önce tecrübe etmediğim duyguları keşfettiğim boşluklar, boşluklar, varlığından haberdar olmadığım anılar, tutkular, ortasına fırlatılmak istediğim yeni coğrafyalar ve hafızasızlıklar…

Eserin odak noktası her zaman için Japonya. Japonya’dan gelen mektuplar -yönetmenin gittiği yerlerden bize yolladığı mektuplar aslında- yönetmenin asıl anlatmak istediği şeyler. Japonya’da bulduğu şeyler bambaşka bir dünyanın sureti olmuş Chris Marker için ve Japonya’da bulduğu şey bambaşka bir gezegen olmuş Chris Marker’ın. Bu coğrafya üzerinden anlattıklarıyla Modern Batı’ya önce bir mesafe koyuyor, sonra Batı’dan Doğu’ya uzanan eril, oryantalist ve türcü bakışı ifşa ediyor.

Yönetmen, coğrafyadan coğrafyaya; zamandan zamana ve fikirden fikre atlarken bazen kaptırıp gidiyor ve kendine eziyet edercesine soluksuz kalana kadar anlatıyor; sonra nefesleniyor ve dikkatimizi başka yere çekecek yalanlar fısıldıyor. Sonra gerçeği ve bilinçaltının derinliklerinde olanı masanın ortasına bam diye bırakıyor.

da block

Ve yine coğrafyadan coğrafya, zamandan zamana (bir noktada üzerine düşünce deneyi yaptığı 4000 yılından gelen zaman yolcusu gibi), hikayelerden hikayelere çekinmeden atlarken; önümüze koyduğu imgeleri sorguluyor. Geçmiş savaşların video kayıtları, devrim fanatiklerinin çatışmaları, ritüeller, kameranın röntgenlediği kişiler ve gruplar, video oyunları… Bu görüntülerin zihnimizde oluşturduğuna inandığımız imgelerle olan ilişkilerimizin manipülasyona ne kadar açık olduğunu defalarca suratımıza vuruyor.

The Criterion Collection

En nihayetinde, zihnimiz bir filmi izlemeyi bitirdiğinde veya unutup tekrardan hatırladığında bu filmin arkada bıraktığı tortuda değerli olduğunu düşündüğü bir fikir, bir duygu arıyor her defasında. Hep bir kendi kendini sorguya çekme hali. Ne oldu şimdi? Ne yapalım? Sans soleil ise varlığını unutup her tekrardan hatırladığımda buz gibi keskin görüntülerin zihnime doluşacağı bir eser. Farklı gerçekliklerin, farklı ölümlerin, sahte belleklerin, kaybolan anlamların ve intiharların varlığının bir fanteziden uzakta; bir mektup zarfına sığdırılmış hali.

“Şiir güvensizlikten doğar, Oradan oraya dolaşan Yahudiler, sarsılan Japonlar, şakacı doğanın her an altlarından çekmeye hazır olduğu bir halı üzerinde yaşayanlar. Bir görünümler dünyasında yaşamaya alışmışlar: Kırılgan, kısa süreli, eğreti gezegenden gezegene dolaşan trenler, hiç değişmeyen bir geçmişte dövüşen samuraylar. Buna şeylerin süreksizliği deniyor.”

Daha Fazla İçerik
yalnızlık, yabancı, aşk acısı
Üzülürsün diye ölmüyorum!