Bir yerlinin gözünden beyaz adamlar

Erich Scheurmann
Göğü Delen Adam

Uzaylılar dünyayı keşfettiğinde biz insanlar için ne düşünürdü? Yaşantımızı nasıl alımlar, nasıl karşılarlardı? Herhalde bizlere bir ayna tutarlardı, Tuiavii’nin yaptığı gibi. Evet, o bir uzaylı değil ancak bizler gibi de değil. Bizim gibi giyinmeyen, düşünmeyen, zamanı bizden çok daha farklı geçiren yani modern dünya yaşantısından uzak bir insan. Kitap bizleri modern dünyaya yabancı bir yerlinin merak ve tutkuyla atıldığı bir yolculuk sonunda modern dünyayı nasıl idrak ettiğine, nasıl gördüğüne götürüyor. Bir yerlinin gözünden beyaz adam ve beyaz adamların dünyasına bakış, yaşadığımız evlerden kıyafetlerimize, eşyalarımızdan tanrılarımıza…Modern dünyaya yabancı, ilkel olarak nitelenen Tuiavii, bizlere yaşantımızı sorgulatıyor, yaşantımıza dışarıdan bakmamıza vesile oluyor adeta. Eric Scheurmann Tuiavii’nin konuşmasını derleyerek Avrupa’da yayınlıyor, Tuiavii’nin bundan haberi olmasa da. Tuivaii sadece kendi halkına anlatmak istiyor beyaz adamları, bizlerden ve modern dünyadan neden uzak durmaları gerektiğine dikkat çekmeye çalışıyor yalnızca. 

Onların dilinde biz beyaz insanlar için “Papalagi” deniliyor. Kitap boyunca Tuivaii’nin Papalagi’nin dünyasına dair eleştirisini okuyoruz, bilhassa şu nokta çok önemli ki Tuivaii “kötü ruh” benzetmesi yapıyor beyaz insanlara.

Beyaz adam budala ve kördür. Gerçek mutluluğa karşı sağırdır ve bu utancını gizlemek için kat kat örtünmüştür.

Tuivaii eleştirisine insanların yaşam alanlarından bahsederek başlıyor, taştan kutular, taş yarıklar ve yine taştan odalar… İnsanların genel ruh haline bir atıfta bulunuyor Tuivaii, birbirlerine yaklaşımlarının hiddet dolu olduğunu açıklıyor, yaşamını bu taştan kutular arasında geçiren insanları adeta küçük görerek ‘’Bizim güneşten kıyılarımıza taş kutuları dikmeye kalkıştıklarında başlarına yıkmalıyız.’’ diyor ve kendi halkını modern yaşamdan uzak tutmaya çalışıyor, güzel ülkelerine Papalagi’nin hakim olmasını önlemeyi amaçlıyor. Daha sonra paradan bahsediyor Tuivaii, paranın insanın gerçek tanrısı olduğundan… Varlık bol paraya sahip olmak, bol paraya sahip olmak ise mutluluğun kaynağı insanlar için, Tuivaii böyle düşünüyor. Kendi nazarımda para olmadan hayatta maddi ve manevi ayakta kalamayan, az parası olanın çok olana imrendiği bir dünyada yaşadığımız kanaatindeyim. Mutluluğu terfiler, ikramiyeler ve maaşlarımıza gelen zamlarda buluyoruz. Bu sistemi yaratan beyaz insan lakin devam ettirenler sistemin çarkları altında ezilmiyor mu? Bu konuda kendi kendimize bizzat öz eleştiri yapmamız gerekiyor belki de. Ben bu düzenin böyle gitmesini önlemek adına nasıl bir çaba gösterdim yahut benim bu düzene karşı nasıl bir refleksim oluştu? Kitabın konusunun dışına çıkmak istemiyorum, okurken sorgulatan bu kitap beni yazarken de bu duruma itiveriyor adeta. 

Papalagi ve “şey”leri

Tuivaii, biz onlar gibi “şey”ler yapamayız dedikten sonra şunları ilave ediyor, “Bizim ruhumuz tanrının gücü karşısında çok küçük ve yetersiz kalır.” Papalagi’nin yoksul olduğunu bunun sebebinin çok fazla “şey”e gereksinim duymakta olmasından kaynaklandığını söyledikten sonra bir süre oturdum ve düşündüm. Tuivaii’ye belki de en çok karşı çıktığım nokta oldu bu sayfalar… “Tekhne” başlı başına biz insanoğlunun doğaya bir başkaldırısı, insanoğlu iki taşı birbirine sürterek ateş çıkarttığı zamandan beri Tanrıya başkaldırarak modern düzeni yarattı. Burada aklıma yunan mitolojisinden Prometheus geldi, Prometheus’tan öncesi ve sonrası… Eşyalar hakkında Tuivaii’ye ne kadar katılmasam da bir sonraki bölümde zaman hakkındaki söylemlerine bir o kadar katıldım. İstiklal caddesinde elimde bu kitap ile yürürken kalabalığın içerisindeki koşuşturmayı hissederek soluklanmak için çay bahçesine geçtiğimde tam da bu kısma denk geldim. İnsanların hiç zamanı yok, insanlar daima koşuşturup durarak zamanın akışına uyum sağlamaya çalışıyor.  

Tuivaii, tanrı kavramından da yola çıkıyor elbette, özel mülkiyetten ve modern dünyadaki eşitsizliklerden de bahsediyor. Makinayı ise Avrupa’nın ulu büyücüsü olarak görüyor, doğaya karşı adeta makinaları kıyaslıyor. 

Charlie Chaplin, Modern Times

Papalagi hiçbir şey sevmez, makine her şeyin aynısından bir daha yapabilirken nasıl sevsin ki?

Ve yine “şey”lerden bahsederek doğaya karşı gelen beyaz insanlar figürü çiziyor Papalagi. Doğayı kutsallaştırdığı ve tanrılaştırdığı belli, o tanrıya başkaldırı olarak görüyor makinaları.  

da block

Meslek hayatlarından bahsederken her iş için spesifik olarak bir mesleğin var oluşuna da değinerek sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana diyor. Günümüz iş kolları sanayi devrimi ile birlikte şekillenerek spesifikleşti. Örneğin her gün ayakkabı fabrikasında çalışan bir kadın sadece iki parçayı birleştirerek gününün tüm vaktini harcayabiliyor ve yıllarca iki ayakkabı parçasını birleştirerek ekmek kazanıyor. O kadın bir ayakkabıyı bütünüyle yapamaz, yalnızca bir ayakkabının iki parçasını birleştirme işinden anlar. Tuivaii’nin her iş için bir meslek diyerek kast ettiği bu olsa gerek.  

“Yalancı yaşamlar mekanı ve bir sürü kağıda dair” bu iki kavramı Papalagi’nin olmazsa olmazı olarak ifade eden Tuivaii, insanların sinemadaki karakterlere öykünmesinden, sinema ile gerçeklik ayrımını yapamadığından bahsediyor. Bir sürü kağıt diyerek, gazeteleri işaret ediyor ve insanın kafasını başkasına emanet ettiği algısını dile getiriyor benim nazarımda Tuivaii. Birey olmanın ilk şartı nedir? Birey, kafasını başkasına emanet etmemeli öyle değil mi?… Zannımca beyaz insanların kendi düşüncelerinin oluşamadığına yapılan bir vurgu ve çok yerinde bir tespit…  

Beyaz insan düşünüyor

Kitapta en çok beni etkileyen kısım ise şüphesiz “düşünme” hakkındaki söyledikleriydi Tuivaii’ninPapalaginin çok düşündüğünü, düşünmeyi bir alışkanlık ve hatta bir zorunluluk haline getirdiğini Tuivaii’nin ifade edişi beni derinden etkiledi. Düşünmenin tez yaşlandırdığını, tez çirkinleştirdiğini, derin düşünenlerin ise yazgısının kara olduğunu söyleyen Tuivaii’ye hak veremeyişim ve hak verilip verilemeyeceği hakkında bir arkadaşım ile sohbet ederek uzun süre düşüncelere dalışımız… Ne kadar tezatlıklar içerisine girmişiz değil mi? Ben şahsen düşünememenin nasıl bir şey olduğunu bilmediğimi fark ettim. Bir insan aklından bir şeyler geçirmeden nasıl durabilir, bir dakikalığına olsa da zihnim bu rahatlığa daima engel olmuştur hep… 

Kitabın sonlarına yaklaşırken Tuivaii, misyonerlikten de bahsediyor. Beyaz insanların yerlileri karanlığına çekmek isteyişine dikkat çekiyor. Kendi halkı Tuivaii’yi ne kadar dinledi bilinmez lakin beyaz insanlar için Tuivaii doğal bir yalınlığa sahip bilgeliğiyle bizlere birçok şey hatırlattı, sorgulattı. Üstelik bunu çocuksu bir açıksözlülükle, yalın bir anlatımla gerçekleştirdi Erich Scheurmann’ın deyişiyle. Kitap, başucu olabilecek nitelikte ve zaman zaman açarak hatırlanması gerekilen bir yapıt, hatırlanmalı çünkü biz beyaz insanlar makinaların arasında tıynetimizi unutuyor, adeta robotlaşıyoruz. “Göğü Delen Adam”, bu nedenlerden dolayı değerli… İyi okumalar! 

Daha Fazla İçerik
Rise of Empires: Ottoman’ın resmi fragmanı ve afişi paylaşıldı