Bir Dorian Gray vardı, o dahi öldü!

Bir psikoz gecesi, böyle titremeli, duygu yüklemeli, uçurum kenarından düşecekken gökyüzüne yükselmeli falan. Çok ilginç yani. En çok severken sevdiğinin canını yaktığın vakitlerin sancısı kasıklarına oturmuş, sokayım uçmaya arkadaş, bu uçurumlar adam öldürmek için yapılmamış mı sorusunu soruyorsun kendine. Yasaklanmalı böylesine geceler, insancıllığa önem veren bir tanrı yasak getirmeli, en kötü imza toplayıp bunu meclise sunmalı. Kaç insan ölüyor içimde biliyor musun? Hayır tabi ki. Kim neden nasıl bilebilir ki? Kaçınız içinizdeki çocuğu saklambaç oynarken öldürdü? Kaç taneniz ömrünü verebileceği kadını en şuursuz vakitlerde kırdı? Kaç taneniz sevebildi Anadolu’yu Ahmed Arif gibi? Kaç taneniz saygı duydu? Ben sevdiğim kadından başladım kendi psikozlarımın acısını çıkarmaya. O ilk an, onu yıktığım ilk an buharlaşmak istedim. Sonrasında da zaten benden hayır gelmedi. İnsan bazen kırılmaktan çok kırıkları toplayamamaktan yoruluyor. Sevdiğini yıprattıkça daha çok parçalanıyor. Epriyor. Dökülüyor. Ama çok seviyorum kadınım.

Böyle uzaklardan geliyorsun bazen, gözlerimi hafif kısıyorum daha iyi görebilmek için seni. Gözlüklerimin olmadığı zamanlara denk geliyor hep mesafelerimiz. Mesafeler dahi oyunlar oynar mı yahu insana, oynuyor. Böyle başın dik, biraz artist, ama çok güzel yaklaşıyorsun bana. Ayağında bir tek sana yakışan ayakkabıların, arasında yüzyıllar boyu kayıp gezebileceğim saçların ve yumuşacık parmaklarınla geliyorsun. Be hey diyorum bir ara toprağa, fısıldıyorum duymasın kimseler diye, geliyor diyorum. Hepinizi unutturabileceğim hikayeler yazdırabilecek kadın geliyor. Hem de öyle böyle değil, bir an bana dahi tüm bildiklerimi unutturuyor, tüm düşündüklerim düşüyor uçurumdan aşağı, bir yazabilsem o an düşündüklerimi, bir yazabilsem gömeceğim nice şairim diyen adamı toprağa ya, ah işte. Henüz kendimin o kadar farkına varamadım. Hala düşündüklerimi yazabileceğim ortamlar kuramıyorum kendime. Yar geliyor diyorum, ellerim titriyor, ilk gün heyecanı gibi, içim kıpırdıyor, kesin bir şaklabanlık yapmalıyım diyorum, diyorum ki etkileyeyim diyorum, diyorum da kime diyorum. Sevebiliyorum sonra sadece, ona dokunabileceğim ana geldiğim an sadece sevebiliyorum. Ne hoş diyenleriniz varsa nah ne hoş! Sevdiğini yalnız kendine büyük büyük, farklı farklı dünya haritalarında anlatarak bir yere varamıyorsun. Elinden tuttuğun kadını bir dönmesi için hava boşluğuna bırakıp, ya rab bu ne güzellik diyorsun, gülerek sana inanmıyorum diyor kadın. O zaman işte hangi dünya haritasının hangi noktasında olduğuna bakmadan ölüyorsun. Kimi yörelere denk gelip öleceğini anlayanlar ateşe veriyor seni canlı canlı, kendi yanışını izliyorsun, kimi yörelerde seni tanrı ilan etmişler ama küllerini savuruyorlar. Zaten hayatın şifresi bu değil mi? En büyük adamı dahi öldükten sonra nehre dökebiliyor bu cani yaşam.

Bir kere bir dünya haritasının bir bilinmezindeyim yine, geldi oturdu masama Oscar Wilde, dedi ki Dorian Gray’i nasıl bilirdin? Dedim güzel bir efsane. Dedi ki o efsane dahi öldü. Bir kere yazdım ben dedi, bir kere yazıp Dorian’ı doğurdum soğuk gecelerde. Ancak o dahi öldü. Yani dedim, ne yapmalıyım. Yazmayayım, kanamayayım mı bu saçma gecede word belgesine, onu demiyorum dedi. Ya ne dedim? Tiyatroya gidelim mi dedi, o sahne alacak. Kim dedim, o dedi, sevdiğim kadın. Dorian olmuştu kendisi, Wilde dedim kendine gel, neler oluyor, boş ver dedi. Ben bir efsane yarattım, o bile öldü. Ne yani dedim, sevmeyeyim mi, çok sev dedi. Tam o boşlukta düştüm ben de yarin yarına. Sonra başka coğrafyadayım, Che geliyor yanıma, masada az biraz haydari az biraz da rakı, yani Che gerek yok içmeyeceğim dese mutluluktan ölebilirim, o kadar var yani rakı. Doldur diyor, doldur da anlatayım. O an eriyor içim, böyle koklaya koklaya anasonu dolduruyorum, yanımda bir o yoktu diyor Che, diyorum boku yedik, kokusu yetti adama, efendim diyorum, sevdiğim kadın yoktu yanımda diyor dağlarda diktaya kafa tutarken, yok artık diyorum. Ne oldu diye o bana soruyor bu kez. Diyorum ki abi ne işi var sevdiğin kadının devrim mücadelesinde, orada dur diyor, böyle bardaklar elimizde tokuşturmaya ramak kalmış hani, en sevmediğim zaman mesafesidir bu süreler, orada dur çünkü eğer sevdiğim kadını yanıma almış olsaydım, devrimi sadece Küba’da yapmaz, dünyaya yayardım. Şaşırıyorum, nasıl yani diyorum, 12 adam, sen, Fidel falan diyorum. Hepsinin dünya tarihinde yeri apayrı diyor, ancak ben yanımda kadınımla yürüseydim fethederdim dünyayı, kızıl bayrağı çekerdim kuzey kutbundan aşağı diyor. Allah Allah diyorum, bu kadarla sarhoşta olmam ama, bunların hepsi benim sevdiğime sevgimi anlatmam için mi söyleniyor bana, anlamıyorum. Ne yapmalıyız peki diyorum Che abi, ne yapmalıyız? Ben seviyorum, kadınım da benimle, ne yapmalıyız? Geçti diyor, şimdi öyle kadınınla yürüyünce devrim olmaz, devir değişti, bizim zamanımızda olsa olurdu diyor, kulağıma bir felaket uğultusu çınlıyor, yine gidiyorum bir uçurum kenarına, bu kez düşüyorum, hayallerim, hayallerim ne olacak abi diyorum. Cevap yok. Param parça bir beden böyle aşağıda. Suya karışmak üzere hani, bir kayanın üzerinde birkaç organ parçası. Sonra geliyor ses, zaman değişti ancak şimdi de sevmek zamanı diyor, yürüyün siz, bahar gelir arkanızdan, tomurcuklar fidan olur, yeşerince bahçeler dünya güzelleşir diyor. Ne yapın edin ama sevin diyor. Oh diyorum, organlar falan geri toplanıyor, böyle zaman geri sarılıyor bir anda. Sonra kadınım geliyor bana doğru, topuklarının üstünde seke seke, saçlarını örmüş geceden belli, bir güzel ki. Gülümsemesiyle alırım aşağı diyorum içimden Hitler’i. Tek alırım hem de. Böyle sarsam bir belini, diğer elimle diktayı deviririm. Öyle güzel, öyle değişik benim sevdam. 

da block

Böylesine uzun sohbetlere gebe kaç masada anlattım sevgimi hatırlamıyorum. Kaç önemli abimden sevgi dersleri aldım, okudum nasıl sevdiklerini, nasıl anlatmam gerektiğini okudum. Olmadı. Ben anlatamadım yârime sevgimi. Zaten anlatsam devrim olacak, çiçek açacak her toprak. Her emekçi emeğinin karşılığını alacak. Ama düştük bir yanlışa, üzdük sevdiğimizi. Kırılan kadın kalbini düzeltmek çok zormuş geç fark ettik. Bir seviyorum bir seviyorum ki, kafamı toplayamıyorum şu an. Hem bu kadar çok sevip hem de nasıl bu kadar onu üzdüğümü anlayamıyorum. Geceleri bu yüzden uyuyamıyorum. Dünya değişmiyor, yürüyemiyorum üstüne gezegenin. Bir yanımda olsa sevdiğim kadın, bir dökebilsem üzerine içimdeki anlam yüklü bulutları, ıslansa sevgi sözcüklerimle olacak ancak, onu da beceremiyorum. Buharlaşıp gökyüzüne çıksam aşağı inemiyorum. Sonra bir anda inersin, dolu olur diyorlar, coğrafyam da şaştı diyorum. Sonra sana da sevdiğim, özür dilerim diye sesleniyorum, sevdiğimden bahsederken dahi bu kadar aciz olmaktan utanıyorum bu kez de.  Sonra hikâyeler anlatmaya devam edeceğim, seni sevdiğimi söylemeye çalışıyorum. Bir gün büyük adam olursam anlarsın, ben sebep oldum dersin, seninle edebiyat ödülünü almaya giderken en şık kıyafetlerimizi giyer, kırmızı halıda da büyük manşetlik bir öpüşme pozu veririz. Ödülü de almayız, dünyadaki aç çocuklara armağan ettik, ilk defa bunu duyup düşünenler varsa, dünyayı değiştirelim diye de sosyal mesaj veririz. Ama işte bir inansan sevdiğime, bir eski zamanlarındaki gibi gülsen, sıksan ellerimi terleyinceye kadar, parmakların avuçlarım arasında yumuşacık kalsa. Bir sevsen beni işte, seni sevdiğim gibi, bir sevsen. İnan değiştireceğim gezegeni.

Sarıldım şimdi sana isli ve sis çökmüş gecenin bir köründe, sabahı bekliyorum. Sabah ben sana sevdiğimi sen de bana devrim stratejini anlatırsın. Seni seviyorum…

Daha Fazla İçerik
Blade Runner: Kurgusal gerçekliğin sinemadaki potansiyeli