Ben Ama Seni Kurtarabilirim

Kasıklarımı saran bir ağrı ve boş bir mide ile kıvranıyordum, yünlerinde rengini ayırt edemediğim yuvarlak lekesi olan halının üzerinde. Niçin burada bu leke, bu leke nereden geldi, nasıl oluştu diye sorgularken hatırladım, dün akşam elimden kayan bira şişesinden dökülen vıcık vıcık arpaları. Telefona uzandım, lekeyi düşünmemeye çalışıyordum ancak öylesine belirgin geliyordu ki gözüme, bu leke yüzünden içerisi sarhoş kokuyordu. Midemi bulandırmaktan başka bir işe yaramayan, oldukça sessiz ve bu sessizlikte en ufak tıkırtıların dahi oldukça gürültüye yol açtığı mayhoş, eskimiş, ikinci elin ikinci elleriyle donatılmış bu ev. Terk edebilirdim hiç düşünmeden belki de burayı ancak kasıklarımı saran ağrı izin vermiyordu, telefonu aldım, neden aldım, bazen davranışlarımın nedenini irdeliyorum, kime uzanacaktım o an kimi aramak istemiştim, birisiyle konuşmak mı istiyordum, bu duygu her insanın içini kaplıyordur zannımca, gözlerim kapanıyor, başım dönüyorken evimde en özen göstermiş olduğum kısma geçtim, ahşap üzerinde birçok kalem ve dergilerle dolan, bir ucunda karalamalarımı yaptığım özenle sakladığım defterler, bir uçta yuhanna var. Yuhanna, manevi olarak yararlandığım bir kitaptı, ucuz bir fahişeyi kullanır gibi kullanıyordum bu kutsal kitabı, bazen zevk veriyordu bazen ise yalnızca masal gibi. Şu sıralar okuduğum kitabı elime aldım, içim sıkılıyordu birkaç gündür, boş boş bakıyormuşum etrafa, öyle diyordu insanlar, ağrı devam ediyordu, okuyamadım, yarıda bırakmama inadı ile sonunu getirmeye çalışıyordum zaten. Bir bok anlamadan yalnızca üstünkörü, yalnızca bitirme çabası ile. Buruşuk boş bir kağıda uzandı elim, yazamadım yine ve beyaz eskimiş ucuz ahşaptan yapılan kim bilir kaç elin üzerine değdiği üstü şeffaf kapıyı açtım gıcırdatarak. Ellerim ağrı kesicileri arıyorken bir zil sesi, şaşırdım. O mu gelmişti, gelmezdi oysa ki sinirlenmişti bana, ama sinirlenmekte haklıydım ben de. Kime göre, neye göre haklısın demişti benim Mahsun, neye göre haklısın be, kıza indirmişsin tokadı, nasıl bir şerefsiz olup çıktın sen başımıza demişti. Söyleyemedim ki bazen eylemlerimin nedenini idrak edemediğimi. Haklıyımdır diyerek  geçiştiriyordum yalnızca zihnimde. Son derece sakin ve sessiz kişiliğim bir anlığına farklı bir kimliğe bürünebiliyordu. O mu gelmişti, kasıklarımı saran ağrı ve üzerine şu anda eklenen mide bulantısı, bulantı, izin vermiyordu kapıyı açmama ve kapı ısrarla bağırıyordu, inat edercesine, bu oydu, ondan başka tanıdığım bir inat yoktu. O benim de inadımdı aslında, hayata karşı inadım, bir yola giremeyen, gireceği yolu bilemeyen, genel olarak kendini keşfedemeyen bir insanın hayata inadı. Henüz kimlik çatışması yaşayan bir insanın varoluşuna anlam katmak için baş kaldırışı, inattan ne farkı vardı ki? Yavaşca çıktım, gıcırdayan kapı geride kaldı, açmak istiyorum kapıyı, hayır bir daha vurmayacağım sana Tülin, bunu bir daha yapmayacağım affet beni, niçin affet beni diyeceğim sanki? Geldiyse ondan af dilemenin ne anlamı var ki? Pürüzlü ellerim kapıya uzanışında gözümde o canlandı, ne giymişti acaba, gözlerine sürdüğü şu boya, boya hangi renkti bu sefer?  

‘’Aç artık Allah’ın cezası!’’ seslenişiyle kendime geldim. Hayat umarsız, hayat ciddi, hayat benim için her daim kış mevsimi. Hayatıma aldığım ve merkezine koyduğum kadından incelikler bekleyemem, kaba saba bir adama hangi ince eller dokunabilir ki, ayaklarımda bir nesne, market poşeti, ittim yavaşca, göz ucuyla etrafı kolaçan ettim.  

‘’Açıyorum’’ Evet açtım da yavaşca kapıyı, ne söyleyeceğimi, bilemiyordum. Pişman değildim hiç, pişman olmak huyum da değildir. Bir şekilde haklılık mücadelesi veririm içimde. Pişmanlık duymak, yolun sonu gibi gelir bana hep. Gözleri mavi, göz kapaklarını da maviye boyamış, gözleri hep biraz kısık bakar, kaşları genelde çatık. Hayatı usul usul yaşamamış çetrefilli bir kadın o. Basma etek giymiş üzerine, şu otantik olanlardan, üzerinde askılı ince bir bluz. Onun kimliği her daim üzerindeki nesnelerle bağlantılıdır, gözlerine sürdüğü boyanın rengi dahi.  

‘’Ne bakıyorsun aval aval’’’ dedi ve ekledi ses tonunu yükselterek, duyacağım hakaretleri hesap etmeye çalışıyordum, içimden bir tahmin yürüttüm. Zaman bir an yavaşladı adeta mimikleri ele veriyordu onu, belliydi sesini yükselteceği buraya bağırmak, çağırmak için gelmişti. Hırsla biriktirdiği tüm o öfkesiyle kapımda parıldayan bir çift mavi göz, dudakları hafifçe açıldı, başlıyordu maratonu. Kendi içine atmasından iyidir diye düşündüm o an, bir an odaklandım lakin aniden gelen hapşurma istemi tüm dikkatimi dağıttı. Hapşuramadım, lanet bir göz akıntısı, işte benim düşüncelerim bu şekilde darmadağın olabiliyor. Dikkatim hala monoton bir şekilde ondaymış gibi davrandım lakin kafamı kurcalayan başka bir düşünce ile meşguliyetim hala devam etmekteydi. Bir ilişki, ayrılığın arifesi, bana ilginç gelen şu zihnimin bir hapşırığı daha çok öncülleyişi. Sorun bende miydi acaba, yoksa insanlar gerçekten insan ilişkilerine bir hapşırığın engel olabileceği kadar mı umarsızdılar? Kendime haksızlık etmeyi bırakmam gerek, bu ayrılık düşüncesi beni birkaç gündür esiri altına almıştı, hapşırık bir anda zihnimi dağıtsa da kısa süreli bir dağınıklıktı bu. Oysa Tülin, tüm evimi harabe haline getirmişti birkaç gündür.  ‘‘bende bıraktığın şu eşyaları getirdim, tek diyeceğim sana artık istemiyorum seni, bir buluşma olsun istemedim, planlamak istemediğim için seninle hiçbir şey, kapı ardından konuşmayı hak ediyorsun sadece sen, uyuşuk, bulanık, sen nasıl bir insansın, bana attığın o tokadı da ömrüm boyunca unutmayacağım. Al şimdi şu eşyaları.’’ Bir an afalladım, ısrarlı mıydı sözlerinde yoksa sinirden miydi tüm bu kargaşa bilemedim. Ellerimi koyacak bir yer aradım öylece, fazlalık gibiydi ellerim ve bir an utandım ellerimden.  

‘’Haklısın’’ dedim lakin haklı olan o olsa da bir zafer kazanmış gibi oldu içim. Kapı ardından konuşmayı hak ediyorsun diyişinde o küçük sitemkar havası dahi beni zevkten dört köşe etmişti. Buraya kapıma kadar gelmişti, istediği şey tam da şu an yüceltilmekti. Haklı olduğunu vurguladığımda gözlerindeki o sitemkar bakışlı bulutların dağılışı yerini üstünlük ve yüceliğe ait bir bakışa sevketti adeta. O bir tanrıçaydı benden ayaklarına kapanmamı bekliyordu, hala beni istiyordu.  

‘’Haklısın ben böyle bir vedayı hak ettim, ancak sen hak etmiyorsun otur ve bir kahve yapayım, ben de bana verdiğin şu birkaç kitabı bulup sana vereyim.’’ 

O inat bakışı bir anlığına durağanlaştı, biliyordum, girecekti, biliyordum girdiğinde sevişecekti de benimle.  Hiç gidecek gibi bir hali yoktu, gidemezdi. İstemiyordu da gitmek, eteğini tuttu sağ eliyle, çıkardı yavaşca sandaletlerini, girdi içeri ve kapattım kapıyı, bunu ona yaşattığımdan utanmam gerekiyordu, pişman değildim ancak, kasıklarımdaki ağrıyı hissettim bir an sonra unutmaya bıraktım o ağrıyı, düşünmeyecektim, ağrısın dursun. Donuk bakışlarıma bakıyordu şimdi de, olamaz, büzülüyordu dudakları, sonucu belliydi her halükarda. Her ağladığında boğazını avucumun içine alıp boğmak istiyordum onu, ağlayışı bir tiksinti ve nefret duygusu uyandırıyordu bende. Ağlamasına bir zaafım vardı, öldürmek istiyordum onu ağladığında. Yapıştı askılığa, başladı ağlamaya, ağrımaya başladı kasıklarım biraz daha, nefret ediyordum, nefret, ağlamasından. Mutfağa geçtim, yanlış dedim, gıcırdayan kapının gerisindeydi o şimdi ve ben içerisinde. Titreyişlerini hissedebiliyorum, küçük ve gamsız evim dahi etkilenmişti bu ağlayıştan. Bu ağlayış, çaresizlikti, teslim oluştu, adanmışlıktı. Bir tanrıça asla teslim olmazdı oysa, gözümde ona giydirdiğim rolü sürdürmesi epey kısa sürmüştü anlaşılan. Susana kadar burada durmam gerekecek, ancak yanına gitmek için bir sebebim var, yanına gitmesem bu sefer kapıya uzanacak elleri, bu ağlayış, teslimiyet bekliyor, benim teslimiyetimi, benim adanmışlığımı istiyor, bana verdiği o ısrarlı duygularına teslim olmamı istiyor ve geri almak benden onları. Aşk, her iki taraf için de ezilip büzülmek midir? Ben ya ezilmek ya da ezmek isterdim doğrusu. Soğuk bir rüzgar esti sanki mutfak tezgahının üstündeki yarım açık camdan. Benden Tülin’e doğru esti, ayaklarımı hissedemez oldum, ayaklarım beni ve kasıklarımdaki o ağrıyı alıp götürdü rüzgarın tarafına, Tülin’e. Evimdeki hayaletlerden biri geldi, gıcırdayan kapıya uzattı elini, yarım açık kapıya uzandırdı elimi, açtırdı bana, Tülin yarım ayakta, eğilmiş biraz, göğüsleri ne güzel görünüyor, bilekleri incecik, saçları, saçları kıpkısa. Teslimiyete hazırlanıyordum. Ben değildim yanına gelen, ben olsam biliyordum ne yapacağımı, evet biliyordum, bana çektirdiği bu ıstıraptan dolayı nefesi kesilene kadar sıkacaktım boğazını, bağıracaktım, ölmeni istiyorum diye, ölmeni istiyorum Tülin. İçimdeki gamsız hayalet girdi aklıma, kapandım ayaklarına. ‘’Gitmeni istemiyorum Tülin, gitmeni istemiyorum.’’ dedim. Şiddetlenen ağlayışı adeta beni sınıyordu, bulantım artarken doğruldum saçlarına, ‘’Ağlama’’ sadece bu sözcük çıktı dudaklarımdan. ‘’Ben ama seni kurtarabilirim’’ dedi. ‘’Ben, b-en, seni bu bok çukur-çukurundan.’’ 

Ne sanıyordu kendisini, daima üstünlük taşırdı gözleri biliyordum, bu üstünlüğü nasıl, nasıl ezebilirim diye yiyip bitiriyordum kendimi, bakışları donuk donuk, saçları kıpkısa, ah kasıklarımdaki ağrı, ağrı olmasa, biliyordum ona ne diyeceğimi, şuan bu konuşma bitsin istiyordum. Tülin’e baktım göz ucuyla, sabırsız bir kadın o. tanrıça olamaz, ne teslim olmayı bilen ne de esaret altında tutabilen bir kadın. O peri masallarındaki aşkları duyarak tanımış aşkı, midesindeki kelebekler onun için aşkın varlığının ispatı. Benim için değil.  

da block

‘’Bir şey de bana, konuş benimle, nasıl bir insansın sen’’ 

Söylenecek söz müydü bu şimdi? Nasıl bir insanım ben, dur düşüneyim nasıl bir insan olduğumu, beynimin içine girebilsen ve görebilsen keşke, hayır, ah hayır, hiç tanımıyorsun sen beni, sana uzattığım el dahi içimden gelen bir kopuş, içimi sana açmamın bir yoluydu biliyor musun, yüzeysel duyguların ve düşüncelerinle anlayamazsın ama bunu. Gözlerinin üstünü maviye boyamış, gözleri mavi, ağrılarım, bitmeyecek.’’ 

‘’Gidiyorum, susuyorsan bu sefer g-gidiyorum.’’ Olağan bir şekilde çıkmıştı ağzından gidiyorum sözcüğü, git, git ancak seni seveceğim hep, düşlerimde göreceğim, düşlerimde öldürüp dirilteceğim, ben ama seni kurtarabilirim düşlerimde, bu yüzeysellikten kurtarabilirim. Sen ise beni derinliğimden çekip çıkarmayı sefil hayatım yüzünden kurtarmak sandın. Nasıl aşık oldun bana ve neden, hiç açıklayamadın, işte bu da yüzeyselliğin bir dışavurumu. Oysa ben sana anlattım değil mi, edebi geldi sözlerim, rüzgar girdi pencereden sonra ayaklarımın ucundaki market poşeti, kasıklarımdaki ağrı, küçük ve güzel göğüslerin, edebi geldi değil mi sadece sana açıklamalarım oysa öyle bir güdü yoktu içimde. Anlaman içindi tüm isteklerim, karşılıksızca anlamanı istedim açıklarken sana. Sen ise benden teslimiyet istiyorsun, hayır teslim olamam, teslim olursam seni nasıl sevebilirim, gıcırdayan kapı, rüzgar gıcırdatıyor, ağlıyor, askılığa dayanmış, kahvesini yapmadım, gıcırdayan kapıdan geçerek elime bir bıçak alıp tam olarak kalbine saplayacağım ya da hayır ona yalnızca tek kelime edeceğim.  

‘’Git’’ dedim. Bir tokat attı yüzüme, haklıydı, yüzeysel olarak evet, ha gıcırdayan kapı, ha market poşeti, ha sen, demek geldi içimden. Büzgün dudakları dış kapıya yöneldi, sandaletlerini eline aldı, çıplak ayakları kapının ötesindeki apartmanın çirkin zemininin üzerinde. 

‘’Kapa kapıyı.’’  

Kapadım. 

Market poşeti, gıcırdayan kapı, kasık ağrılarım ile baş başa kaldım. Bir daha gelirse onu öldüreceğime ant içtim içimden, bir ağrı kesici istiyorum bir de düşünmemeyi.  

Daha Fazla İçerik
The Crown’un 3. sezon resmi fragmanı paylaşıldı