A Ghost Story (2017)

Sanatçı için estetik zevk, insani olana karşı kazandığı zaferdir, bu nedenle zaferi somutlaştırmak, boğazlanmış kurbanı her durumda sergilemek gerekmektedir

A Ghost Story,  anlatacaklarına dair ufak bir ipucu mahiyetinde, Virginia Woolf’un A Haunted House (Perili Ev)hikayesinden,  “Hangi saatte uyansanız bir kapı kapanırdı” epigrafıyla açılıyor ve o andan itibaren genç bir çiftin yeni evlerinde kurmaya çalıştıkları yuvayı, aralarındaki ilişkiyi ve beklenmedik bir kaybın ardından yaşananları bir hayaletin (hepimizin çok iyi bildiği çarşaf kılığında)  perspektifinden anlatmaya çabalıyor. Daha ilk dakikalarından itibaren sıradan bir hayalet hikayesinin çok ötesine geçeceğini anladığımız film, izleyicilerin çoğunun dikkatini filmin özüne vermeksizin, hiç üzerinde durmadan onu aşmak, gitmek ve olanca tutkuyla, filmin değindiği ya da yakınından geçtiği “gerçeğe” yöneldiği, vardığı kabulünü reddederek anlatısını kuruyor. Tam da bu noktada, filmin bu anlatıyı seçmesinden ötürü Jose Ortega Y Gasset’in şu sözlerini hatırlıyorum:

“Sanatçı için estetik zevk, insani olana karşı kazandığı zaferdir, bu nedenle zaferi somutlaştırmak, boğazlanmış kurbanı her durumda sergilemek gerekmektedir.”

David Lowery, filmin her anından insani olana (zaman ve mekan da dahil) kazandığı zaferi somutlaştırmak, boğazlanmış kurbanı her durumda sergilemek istermiş gibi anlatısını hayatın ufak ama hatırlarda değeri artan detayları üstünde kurmayı tercih ediyor. Bir hayaletin gözünden, sanki izleyici olarak hayaletin sıkışıp kaldığı bir mekanda, üçüncü bir kişi gibi ilişkiden arta kalan anıları, eşyaları, hatta zaman zaman ete kemiğe bürünen sessizliği deneyimlerken sadece insani olanı değil, insani olanın ötesinde de bir yolculuğa çıkmış oluyoruz. David Lowery, insani olan her duyguyu bize atlamadan yaşatıyor. Yer yer Richard McGuire’nin “Here” adlı çizgi romanını hatırlatan, benzer bir anlatım kuran film, hayaletten ve onun trajedisinin yanı sırada mekana odaklanıyor ve mekanı bir yaşam formu gibi ele alıyor. Lowery’nin geniş tasavvuruyla mekan kavramı ve mekan kavramıyla olan ilişkimiz sorgulandıkça film küçük bütçeli bağımsız bir yapımdan başka bir yere evriliyor ve insanın kalıcılık ve devamlılık konusunda ürettiği yanılgı ters yüz ettiği andan itibaren büyüleyici bir anlatıma bürünüyor. Film bittiğinde, geriye kalan sessizlikte, her izleyici farklı bir deneyimle baş başa kalıyor. Fakat bu, sondaki bütüncül etkiyle sınırlı kalmıyor, filmden birkaç gün sonra bile filmdeki küçük bir an, hatırlanmayı talep eden unutulmuş ya da unutulmak üzere olan bir anı gibi izleyicinin aklını meşgul edebiliyor. Bu tuhaf bir deneyim, çünkü izleyiciler genelde yapıtın onda bıraktığı son ve bütüncül etkiyle ilgilenir, aldığı keyfin neden ileri geldiğini çözümlemekle uğraşmaz. Bir karakterin ya da nesnenin seyredilebilir olması için seyredilebilen bir karaktere veya objeye dönüştürülmesi, izleyen kişiden ayrılması gerekirken hayalet seyirciye karışmış, seyircinin bir parçası olmuş. Böylece içsel yoğunluğu sağlayan, kendi hacmi içinde bir tür atmosfer basıncı yaratan film, kararlı bir çıkış yaparak insani görünümü parçalayıp insana ait olaylar silsilesine gömülme deneyimin dışında bir deneyimi hedeflemiş. Bu benim hoşuma giden bir tercihti çünkü sanatın bir filmi seyrettiğimizde ya da bir kitabı okuduğumuzda ruhumuzda olup biten bir olay olduğunu, olması gerektiğini düşünüyordum. Tam da bu noktada, Wittgenstein’ın “Trald’ın şiirlerini anlamıyorum, ama tonunu seviyorum” deyişi aklıma geliyor, Wittgenstein’ın ne demek istediği belki de bu noktada daha iyi anlıyorum.

Çünkü film söylemek istediklerini, belki de filmin en güçsüz sahnesi olarak nitelendirilebilecek bir sahnede bir yan karakter vasıtasıyla verme hatasını tercih etse de, sırtını anlamdan ziyade tona dayıyor. Bir kaybın ağırlığı, geride kalan insanlar ve eşyalar, bizden sonra olacaklar, zaman ve mekanın serüvenini… Beklemek ama neyi?

da block

Öte yandan filme getirilen eleştirilerin de haklı olduğu noktalar var. Eylemin dinamizminden yararlanarak sürüklenmekten tümüyle vazgeçen, kendini salt düşünme ve hissetme tavrı içinde tutan film,  sırtını eyleme dayamadığından ötürü, bunun doğasından kaynaklanan sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor. Bu noktada eğer insanı iki tipe ayırırsak (düşünceye odaklı, harekete odaklı), harekete odaklı, olaylarda etkin olmayı, eylemlerin dinamizmiyle bir deneyim yaşamayı isteyen seyirciler için A Ghost Story, bir bahçe tablosunu izlemekten farksız bir deneyim sunuyor. A Ghost Story eğer izleyicinin önüne sunulan salt hayatların dışında, görme yetimize dinamik bir bakış açısı sağlayacak bir deneyim sunsaydı, daha başarılı olabilir, daha geniş bir kitleye hitap edebilirdi diye düşünüyorum. Zira filmin her şeyden önce seyircisini sinemanın kapalı ortamına çekmeyi bilmesi, ardından bütün çıkış yollarını kesmesi, ardımızda bıraktığımız gerçeklikten (zaman ve mekandan) seyircisini koparması gerektiği inkar edemem. Bu açıdan A Ghost Story, seyirciyi kendi gerçekliği içine hapsedemediğini belirtmek zorundayım. Fakat bu tartışmayı burada sonlandırabilmek mümkün değil.

A Ghost Story, tüm bu tartışmanın içinde, sahip olduğu yapısı, teması ve insana/mekana dair söyledikleriyle seyredilmeyi hak eden şiirsel, doğal ve minimalist bir çalışma… Zamanın ve mekanın tüm nizamını filmin içine nakletmekte, filmin her sahnesinde yeniden ve yeniden kurmakta başaran David Lowery, hayat karşısında bir şeyler duyup onu ifade edebilen bir yönetmen olarak A Ghost Story’i kariyerine bir zafer olarak ekliyor. Yazıyı ve filmin bıraktığı hissiyatla ilgili düşüncelerimi daha fazla uzatmadan duvar arasına sıkıştırılmış notla bitiriyorum:

“Burada olduğunu biliyorum.”

 

Daha Fazla İçerik
Netflix ve Birleşmiş Milletler, eğlence sektöründe çığır açan 55 kadın tarafından hazırlanan özel bir koleksiyon yayınlıyor